Sorgulamalarını sağlam
zemine oturtmak için zaman zaman savunma hevesini kırarak
kendini hırpalayanlar elbette vardır.
Ancak bizde -genel olarak- kimin neyi, nasıl ve neden
sorguladığını hep şaşırtıcı bulmuşumdur. Bir bakarsınız
adamın gecekondusu depremden zarar görmüştür veya dere
yatağında olduğu için su basmıştır, acımasızca belediyeyi
veya devleti sorgular. Fitil gibi sarhoş araba kullanırken
yakalanmıştır, trafik kurallarını sorgular. Hiçbir
konuda -fikren dahi- katkı sağlamadığı milletini ve
tarihini sorgular. O yıl bir politikacıya küfretmek
modadır, -hiç fikri olmadığı halde- onu hırsızlıkla veya
hainlikle suçlar, sorgular... Bu, -kul hakkına tecavüz
dahi olsa- demokrasinin gereği ve temel vatandaşlık
hakkıdır! Öyle öğrenmiştir çünkü, öyle öğretilmiştir!
Kaderi bile sorgulamaya kalkıştığı halde her nedense, ne
kendini ne de asıl sorgulanması gerekenleri sorgulamaz,
sorgulayamaz… Kişi, gerçeği “eyvah!” diyeceği kadar
görmeye başladığı zaman da ya anarşiye veya isyana
kalkışır. Çünkü ona öğretilen demokrasi, o anda iflâs
etmiştir. Eğitimden yoksun ve seçkinci bir tür demokrasi,
aslında ölü doğmuştur; adı var kendi yoktur!...
Sorgulaması adaletsiz
olanların, savunmaları da –tabiatıyla- kişiliksiz
olmaktadır. Üç beş zorbanın korkutarak sindirdiklerinin
bir kısmı zerre zerre kahrolurken, –mevki makam uğruna-
kendi milletinin ekseriyetinin paylaştığı değerlere ve
ecdadına küfreden bir takım zevat öyle şeyleri savunur ki,
şaşar kalırsınız! Kendi medeniyetini tanımayanların
“medeniyet projesi gibi” savundukları ise bozuk plakta
aynı şeylerin tekrarı gibidir… Hep bir ağızdan
okunmuşcasına! Sorgulamamız ve –ihtiyaç duyuyorsak-
savunmamız gerekenleri illâ birileri tarif ediyorsa ne
yazık bize! Gözümüzün alıştıklarını veya bize
dayatılanları benimsemekten başka çaremiz yoksa, çok ama
çok sıradan olduğumuzu kabûl etmeliyiz. Görüntümüz ne
kadar başka türlü olsa da “taklit bir görüntü” olarak
“asıl” ve dolayısıyla “asil” olmaktan çok uzak kalacağız…
Asalet, yani soyluluğu kan
ve kromozom değil, bir harsın özelliğini taşımak o
kültürün iyi bir temsilcisi olmak belirler. Bizim, yani
İslâmiyetle yoğrulmuş Anadolu Türklüğü için asalet,
“Çanakkale Ruhu” ile dopdolu olmaktır. Ortak
düşüncemizde sorgulama ve savunmamızın dayanak noktası,
-varsa- işte bu asaletimizdir. “Boğaz Harbi”ni unutarak
“boğaz ve uçkur harbi” uğruna kendi olmaktan vazgeçenleri
sorgulamakta, riyakârları anlamakta, mandacıları ve
işbirlikçileri ayırt etmekte iyi bir mihenktir bu asalet…
Son günlerin “Çanakkale” savunucularının samimiyetlerini
anlamak için, öncelikle onlardaki bu asaleti sorgulamak
lâzım. Şimşek gibi gündeme oturan “artist” edalıların
Yahya Çavuşları ne kadar sevdiklerini, ilkelerini ne
ölçüde benimsediklerini sorgulamak lâzım…
Millet adına –cesaret
edemediğimiz- çok daha önemli sorgular var: Çağdaşlık,
laiklik, demokratiklik, vb… Bir türlü sorgulayamadığımız,
–bile bile- yanlış tanımlarını kabûllendiğimiz kavramlar…
Günlük yaşantımızda -gerçeklerle yüzyüze gelmek
korkusuyla- sorgulamaktan kaçındığımız bu ve benzeri
hususlar kimliğimizi kemiriyor.
Mesela bir yakın
akrabamın,
-hiçbir öğretinin makbûl
saymadığı- dinimizin reddettiği içkiyi sosyal bir araç
olarak kabûllenen “sosyal içicilik” tanımı,
ne tür bir çağdaşlığın yerleştirilmeye çalışıldığını
gösteriyor. “İçki değil, sarhoş olmak haramdır!”
sözlerinin bağlayıcılığının farkında bile olmadığı halde
hâlâ Müslüman kimliğinde ısrarlı olması ise -özellikle-
sorgulanmalı! Ruhumuzu
aşındıran bir proje yürüyor…
Bir
düzine yıldır toplantılarında “genel talebe uygun olarak”
içki servisinin yapılmadığı bir yüksek öğretim kurumunda,
kurumlaşmak adına birkaç çağdaşın “kendini tatmin” gayreti
de aynı projenin parçası! Genel teamüle rağmen böylesi bir
uygulama hangi ölçüye sığar? Demokrasiymiş!
Bu tür çağdaşlığın sorgulanamaması çok öncesinin yanlış
algılanması yüzünden:
“Fiyasko” diye nitelenen –ancak o günkü gazetelere
“muhteşem” olarak yansıtılan-
Orman Çiftliği'nin iki
katlı istasyon binasındaki “ilk kadınlı balo” doğru
yorumlanmış olsaydı, Anadolu’ya balo geleneği ile birlikte
“çağdaşlık-içki vb… özdeşliği” şartlanması yayılmayacaktı!
Yanlış bir koruma algılaması, Batıya özentiyi sistematik
hale getirmiş midir? Sorgulanmalı!
Ülkemizde dolaylı korumanın pek çok avantaj sağladığı ve
riyakârlıkların önünün alınamadığı bir gerçek! Aynı
yüksek öğretim kurumunun web sayfasındaki Atatürk
resminden “Kara Harp Okulu Atatürk Sayfası”na yapılan
yönlendirmeyi “Atatürk ve ordu vasıtasıyla koruma sağlama”
çabası olarak yorumlayanlar ne kadar haksız? Yoksa
sorgulanmamalı mı?!
Laikçilik beyanını Çanakkale’nin Müslüman ruhuna muhalif
olmakta arayan bir anlayıştan çok rahatsız olduğumu ifade
edersem, aşırı gitmiş olur muyum acaba? Yine o
üniversitenin sağlık birimlerinin televizyon reklamında
“haçlı ambulans”tan, en az Eurovision yarışmacımızın(!)
kolundaki haçtan duyduğum rahatsızlığı duydum. Siz
duymaz mısınız?... Yoksa bu rahatsızlık laikliğe aykırı
mı?
Çağdaşlık, gelenin keyfi için geçmişe küfretmek ise siz
siz olun da varın, çağın gerisinde kalın! Ama o şehitlerin
–sözde değil özde- aziz hatırasının hatırı için
sorgulayın! Kendinizi ve çevrenizdekileri de… Hayırlı
Ramazanlar dileğiyle…
Not: Kurumumun yeni
yöneticisinden, “elimi taşın altına koyma” adına talep ve
telkinlerde bulunduğumu açıkça ifade etmiştim; halis
niyetimden şüphem yok! Talebimin -mevkiin maddî
kazancından peşinen sarfı nazar ettiğimin ayıklanarak-
eksik nakledilmesi, ciddî bir nakisedir! Hiç kimseye
yakıştırmak istemem!...
Yazarın yazısına yorum yapmak için bu Formu
kullanabilirsiniz.