Her zaman hak eden kazansın, herkes hakkı
olanı alsın diye söylenip dururuz da, elimize bir fırsat
geçtiğinde, kendimizi ya da yakınlarımızı kayıracak
birilerini bulduğumuzda başlarız yardım istemeye. Araya
tanıdıklarımızı “dayılarımızı” sokmaya çalışır, falanca
yetkiliye nasıl ulaşabileceğimizin yollarını ararız. Peki
suç gerçekten bizde mi? Türkiye’de bazı işleri yapmak,
yaptırmak için bir “dayı” aramamız neden şart?
Elazığ’da üniversitemizden her yıl mezun
olan yüzlerce öğrencinin önemli bir kısmı devletin açtığı
sınavlar sayesinde bir iş bulmak va hayatını devam
ettirmek istiyor. İlimizde özel sektörün az gelişmiş
olması, bünyesinde mühendisleri, işletmecileri
hakkettikleri ücretle çalıştıracak büyük şirketlerin
olmayışı ister istemez gençleri devlet kapısında iş
beklemeye itiyor.
Buraya kadar her şey alışılmış Türkiye
manzarası. Ancak üniversitemizde yetkililerin araştırma
görevlisi ya da öğretim görevlisi alımlarında
gösterdikleri subjektif yaklaşımlar, her zaman rahatsız
edici bulduğum ve bilimsel ahlaka yakıştıramadığım bir
konudur.
Elazığ’da mezun olan öğrencilerimiz, kendi
bölümlerinde asistan olarak akademik hayatına devam etmek
istediklerinde önlerine çıkan engel bilimsel kriterlerden
öte, üniversitede bir tanıdıklarının olup olmamasıdır.
Hak eden öğrencilerini bölümlerine asistan
olarak almaya çalışan ve kendileri için bilimsel
yeterliliğin herşeyden daha önemli olduğunu düşünen
hocalarımızı bu iddiadan tenzih ederim. Sözüm bulundukları
bölümlere adeta kendi soyadlarını taşıyan insanları
doldurmaya azmetmiş çok değerli “bilim aşıklarına”.
Elbette hak ediyorsa, yeterliliğini ispat
etmişse her üniversite hocasının tanıdıkları da aynı
ortamda çalışabilir. Buna kimse karşı çıkamaz. Ancak,
okudukları bölümleri dereceyle bitirmiş, YÖK’ün ya da
üniversitenin belirlediği kriterlere uygun, yabancı dil
yeterliliğini ulusal sınavlarla da ispatlamış öğrencilerin
sırf “dayıları” yok diye üniversitelerde işe alınmamaları
ne kadar acı.
Kendilerinin hak ettikleri odalarda, falan
öğretim görevlisinin ya da milletvekilinin “hamili kart
yakinimdir” leriyle üniversitelere alınmış arkadaşlarını
gören yeni mezunların bu ülkedeki bilimsel ahlaka güveni
kalır mı?
Üniversitemiz neden geri kaldı diye
soranlara alın burdan başlayın diye bu yazıyı yazıyorum.
Siz hoca kürsülerini hak eden Elazığ evladına vermezseniz,
üniversiteyi dereceyle bitirmiş, bu uğurda dirsek çürütmüş
öğrencilerin alın terlerini hiçe sayarsanız ve onları
devlet kapısında güvenlik görevlisi olmak için başvurmak
zorunda bırakırsanız, bu hakkı ödeyemezsiniz.
Yeni rektörümüz sayın Hamdi Muz’un göreve
gelirken yaptığı konuşmalarda verdiği birlik mesajlarının,
modern bir
üniversite ortamı için başlangıç
sayılmasını temenni ediyorum. Kendisinin oğluyla aynı
sıraları yedi yıl boyunca paylaştığım için ne kadar düzgün
ve dürüst bir aile olduğunu yakinen biliyorum. Umarım
üniversite için, Elazığ gençleri için
düşündüklerini uygulamaya geçirmekte başarılı olur.
Kendi kardeşini bile üniversiteye işe
alırken tek kriteri bilimsel yeterlilik olan adam gibi
adamlarımız olmadıkça üniversitemiz bir adım ileriye
gidemez. Çünkü hiç bir şey bir gencin umudu kadar kırılgan
değildir. Herkesi gençlerimizin hakkını korumaya davet
ediyorum. Bilim için, adalet için, ülkemiz için.
Tüm hemşerilerimizin Geçmiş Ramazan
Bayramını tebrik ederim. Şeker tadında olsun hayat.
Vesselam.
