Altın
Çağını
Bir zamanlar üç kıtaya hakimdik
Ah! Nerede kaldı, o eski kimlik?
Çekildik ama, nelerden çekildik!
Bizleri dimdik ayakta tutacak,
Cihattan, şecaattan, fütuhattan
Bizi bizden koparacak hamiyetten
Evet! Değiştik, eski kimlik değil
Dünkü kölen önünde şimdi eğil!
Mabetler hüzünlü, sebiller yanık
Köprüler yıkılmış, nesiller ezik
Çökmüş üstümüze, dumanlı dağlar
Şu halimize yer, gök, tarih ağlar
Sade bir masal, bir efsane kalmış
Hanlar, hamamlar dağ olmuş, virane kalmış
Akıp giden zaman içinde garip
Yalnızlığa gömülmüş bütün mağrip
Canavar, hem de nasıl bir canavar
“Medeniyet denilen vahşi canavar”
Canavarı boğacak nurlu sahip
Şarktan garba doğru başımız dimdik
“Kainat insan, insan Allah için
Yaratılmış kainat nizam için”
Fi Sebilillah için adımlar dik
Yürünmeli maziden güç alarak
“Asımın ruhuna” bağlı kalarak
“Asrın idrakine” Türk’ün mührünü
Vurmalı, altın çağını bularak.
Edebi Aşk...
Edep ve haya
ile Osman’ı an
Sıddıklar köşkünde Ebubekir can
İlim ve Hikmetsiz geçen ömre yan
Dilleri cihanı sarmış görürsün...
Sevr mağarasında yar ile yaren
Aşk ilmeğinde örümcek ağ ören
Her tecellide sebepleri düren
Elleri semaya varmış görürsün...
Hicret, şıra yıldızının akması
Asra fetih kolyesini takması
Aşk odunda gönülleri yakması
Dalları rükua varmış görürsün...
İki nişanın var; yekim ve emin
Kainatın nakışındaki zemin
Kutlu ve çileli geçit hemzemin
Yolları önüne varmış görürsün...
Mekke, mecalimin mihrabındasın
Rahmet damlalarının kabındasın
Bedir şehitlerinin katındasın
Gözleri sensiz kararmış görürsün...
Medine, hal ile arzın mimberi
Kuşatır alemi Resul haberi
Her hac mevsimi andırır mahşeri
İzleri yerden koparmış görürsün
Bin dört yüz yıl, kıl gibi çeker akıl
İnkar, cinnet koğuşundaki çakıl
Mahzun ol kavrul, yada her dem yakıl
Yılları Hak’ka yakarmış görürsün.