Sevgili okuyucularım şu üzerinde
yaşadığımız aziz ve mukaddes bildiğimiz topraklar üzerinde
oynanmakta olan kahpece oyunları gördükçe hayıflanıyorum…
Göğsüm daralıyor, zihnim allak bullak oluyor!.. Nasıl
olmasın ki?.. Tarihin altın sayfalarını çevirdikçe, nerede
benim kimliğim diye haykırasım geliyor!...
Biz Anadolu’ya nasıl geldik?.. O tarihi
ihtişamı bütün derinliğiyle ne kadar içimize
sindirebildik?.. Piri Türkistan derler adına; bir koca
erendir!.. İşaret ettiler; yürüyün Anadolu’nun içlerine
doğru…Bu kutlu yolculukta öncelikle ‘gönüller kazanın…’
Gül yüzünüzle koca diyarları ‘gülizar yapınız…’
Harput’tan, Edirne’ye ne deriz bu topraklar için,
‘erenler yatağı…’ her birinin vicdanlarda derin
tesirler bırakan bir soylu hikayesi vardır. Horasan
Erenlerinin açtığı o kutsi yolda büyük hakanlar yürümüş!..
“Onlar kendi içlerinde birbirine sımsıkı bağlı,
düşmanlarına karşı zorludurlar…” ayetin işaret ettiği
şefkat, merhamet, adil devlet adamlarının o çarpıcı
nazarlarıyla Anadolu vatan olmaya başlıyor…
13. asrın başlarına başlarına geldiğimizde,
Anadolu’yu doğudan ve batıdan kavurarak kuşatan iki büyük
yangın görüyoruz; Doğudan Moğol istilası…Batıdan ise ardı
arkası kesilmeyen/bir çapulcu selini andıran Haçlı
seferleri…Anadolu insanını ayakta; dipdiri canlı tutan bir
manevi cihaz görüyoruz; Yunus’tan Mevlana’ya.. Şahı
Nakşibendi’den Ahi Evren’e… Birbiriyle sürekli at başı
yürüyen dirayetli devlet adamları ve ‘gönül
mimarları..’ Sürekli yükselen değerler etrafında
genişleyen halkalar…Bizleri nerelere getirecektir; 6
asırlık bir muazzam taç giydirecektir, bu millete…
Buradan nerelere geleceğim…Anadolu’nun
kapılarını açan büyük kumandan Alpaslan’ın yarenlerinden
Artuk Bey’in torunu Balak Gazi’nin hayatında neleri
görüyoruz?.. Coğrafyayı vatan yapan bir çile örgüsünü!..
Bu kahraman kumandan ne yapıyor?.. Bir yanda Haçlı
seferlerine karşı büyük bir istihkam duvarı oluştururken
beri tarafta bugün Fırat Vadisi olarak bildiğimiz
coğrafyada; Erzurum’dan Halep’e kadar, Anadolu’nun
Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında çok büyük rolü
üstleniyor…Harput, Urfa, Kerkük üçgeni içerisinde aynı
kültür derinliğinden bahsetmemiz mümkün değil mi?..
Bu coğrafya üzerinde, 19. asra
geliyoruz…Bir büyük İslam alimi yetişiyor bu topraklar
üzerinde…Mevlana Halid’i Bağdadi Hazretleri…Mekan tuttuğu
diyar, özge vatanı bugünkü Kuzey Irak’tır…Süleymaniye
Şehridir!.. Mevlana Halid’inin hayatı konusunda ilim
dünyasında gerçekten büyük heyecan doğuracak araştırmalar
yapan F.Ü. Öğretim görevlilerinden yrd. Doç. Muhammet
Çakmak ile konuşuyoruz.. Çakmak bizlere, Mevlana
Halid’inin akli ve nakli ilimlere nüfuz eden bir derya
olduğundan bahsederken çok önemli vurgulara da parmak
basarlar…Mevlana Halid’i, nakşidir!.. Nakşiliğin en büyük
özelliği; gizlilik, sessizlik ve derinliktir!..
Halid’i, yüzlerce talebe yetiştirir!.. Bunlar arasında
büyük alim ve veli Seyit Abdullah-ı Geylâni Şemdini, Seyit
Taha-i Hakkari, Şeyh Muhammet Hafız, Urfalı Ahmet
Agribozi, Feyzullah Erzurumi, İbn-i Abidin, Abdülfettah-ı
Akri, Yahya Mezuri, Muhammet Hani ilk akla
gelenlerdir…Muhammet Çakmak bizlere, Mevlana Halid’i
Hazretleri yetiştirdiği bu mümtaz şahsiyetleri birer
Alperen olarak; o günkü coğrafyanın en kritik noktalarına
‘halkı tenvir etmek…’ aydınlatmak, her türlü
misyoner faaliyetlere karşı uyanık tutmak için birer
‘eğitici…’ formasyonda gönderir…Kafkaslarda Şeyh
Şamil’in verdiği mücadelenin tohumunu bu büyük zatın
attığı görülür…Balkanlarda, Arabistan’da, Hindistan’da,
Kuzey Afrika’da; Hazreti Mevlana’nın ‘gönül
erenlerini…’ görüyoruz… Çakmak bizlere, Mevlana
Halid’i Bağdadi’nin dönemin kudretli Hükümdarı bulunan 11.
Mahmut’un reform hareketlerine manevi destek verdiğini
belirterek; bu büyük zat’ın, İslam dünyasının artık
‘asrın bütün imkan ve teknolojisiyle mücehhez olması
gerektiğini…’ belirtir.
Sultan Abdülhamit’in dış politikasında ki,
bakış tarzı/ ufki derinlikte Mevlana Halid’inin büyük rolü
vardır. Moral gücü gayet yüksek, mücadelesinde haklı ve
sürekli kendisinden emin bir üslup kazandırmıştır, bu
güzel şahsiyet!..
Yine enteresandır;
“İslam kriptolojisinde anlatıldığı üzere, Hazreti Hızır
onun dileğini kabul ederek, zaman ve mesafe tanımadan,
izin verildiği ölçüde büyük etkinlikler oluşturmuştur.
Örneğin, hiç Prusya’ya gitmediği halde, Bağdadi’nin, Alman
Prensi Bismarck ile mükemmel bir Fransızca ile bir İslami
tebliği konuştuğu ve bu görüşmeden sonra Prens Bismarck’ın,
Müslüman-Halidi olduğu bilinmektedir. Prens Bismarck’ın
Müslüman olduktan sonra Hazreti Muhammed ile ilgili olarak
yazdıkları dikkat çekicidir:
“Seninle aynı asırda yaşayamadığımdan
dolayı üzgünüm Ey Muhammed! Muallimi ve naşiri olduğun o
kitap senin değildir. O, Allah’a aittir. Bunun ilahi bir
kitap olduğunu inkar etmek, mevcut ilimlerin batıl
olduğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. İnsanlık, senin
gibi mümtaz bir kudreti bir kez görmüştür; bundan sonra da
bir daha görmeyecektir. Yüksek huzurunda kemal-i hürmetle
eğilirim.”
Bağdadi ile çağdaş olan ve İslami
konularda bir çok eser yazmış olan Johann Wolfgang Von
Goethe (1749-1832) de Müslüman-Halidi Öğretisi alanlardan
biridir. Onun “Faust”(Cehennem) adlı eseri, Bağdadi’nin
tezkirelerinden birine aşırı benzemektedir. Söz konusu
tezkirede, Bağdadi, Hazreti Hızır ile birlikte Cehennem’i
gezerken gördüklerini anlatmıştır. Goethe’nin diplomasının
üzerine kendi eliyle “Besmele” yazdığı rivayet edilen
Mevlana Halid-i Bağdadi’nin öğrencileri arasında daha bir
çok alim ve gizemci bulunmaktaydı.
Bütün bu pozitif değerlendirmelerin ışığı
altında; coğrafyamıza daha bir hayretle bakıyorum… Kuzey
Irak’ta; Süleymaniye, Erbil, Musul, Kerkük’te bugün neler
oluyor?.. Emperyalizmin sırıtan yüzünü görmekteyiz!.. Hani
nerede Balak Gazi’nin Alperen duruşu!.. Hani nerede
Mevlana Bağdadi’nin gönülleri sımsıcak fetheden iklimi!...
Bütün bunların özünde neyi aramalıyız, asırlara hükmeden
bir milletin kimliğini!... Bir milletin varoluş kavgasında
ki yegane gücünü…