Bu yazımızda ‘gazetecilik mesleği
üzerinde…’ araştırma yapan/ bizatihi bu mesleğin
eğitimini alan/ bu güzel mesleğin içerisinde yıllarını
veren kadirşinas meslektaşlarımızın tecrübelerinden
istifade etmek istiyoruz. Bu konularda bizlere ne kadar
fazla katılım olursa; önemli ufukların kendiliğinden
açılacağı muhakkaktır. Böylelikle mesleğimizin kamu
sorumluluğunu daha belirgin çizgilerle ortaya koymuş
olacağız.
Sorular, fikri alevlendirir. Düşünme ekseni
etrafında bir yumak halinde elektronlar gibi dönmeye
başlar. Biz böyle bir eksende kendi meslektaşlarımıza
yöneliyoruz ve diyoruz ki,
--Gazeteci kim değildir?.
--Gazeteci ne değildir?.
--21. yy.a Türk basını nasıl başlıyor?.
--Mahalli basın İstanbul’dan nasıl görünüyor?.
Bu soruları yöneltirken Türkiye’de
halihazırda bine yakın günlük gazetenin çıktığını,
bunların toplam tirajının bir milyon civarında olduğunu
belirtmek isterim. Bu durumu hangi faktörlerle
değerlendirmeliyiz?.
--Gerçekten insanımız okumuyor
mu?.
--Yoksa bizleri kurtaran yegane bahanemi?.
Her gün halkımızın arasındayız. Sütunlarda,
manşetlerde, ekonomiden dış politikaya; kültür ve sanattan
magazin habere kadar çok yönlü bir esneklikte ‘hayatın
fotoğrafını’ tabir caizse tab ediyoruz. Burada
yanlışlarımız neler olabilir?
--Gazeteci, okuyucu ilişkileri
hangi boyutta olmalıdır?
--Buradaki, etki-tepki dozunu nasıl değerlendiriyorsunuz?.
Haberde yorum veya kimlik söz konusu
edilebilir mi?
--Gazeteci, eğitim formasyonuna
sahip olmalımı?.
--Toplumdaki değişime ne şekilde katkıda bulunabiliriz?
Gazeteci kimliği üzerinde; ‘halkın gören
gözü, işiten kulağı’ gibi ifadeler kullanılıyor.
Burada; doğru, ilkeli, dürüst,
tarafsız ve katıksız haber kavramını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Hiç şüphesiz Türkiye’mizde basın çok güçlü
sektör haline gelmiştir. Teknolojiyi en yakından takip
eden, çağın donanımını batı standartlarında yakalayan
güçlü organizasyonuyla, 4 güç
olma vasfını kullanırken toplumun iç dinamiklerini koruyor
mu?.
--Basında tröstleşmeye giden bir yolda hür
fikir, hür düşünce, tatlı rekabet gibi gelişimi müspet
şekilde görmemiz mümkün olabilir mi?.
Burada birçok kurumlar belki, kendi
insanıyla arasında ‘bir duvar örmüştür’ Çıkılmaz
surların içerisinde kendisini hapsetmiştir. Devlet-Millet
arasında en sıcak ve duyarlı köprüyü bizim mesleğimizin
getirdiği anlayışın devam ettirdiği genel kabul
görmektedir. Bu bağlamda,
--Sivilleşmeye basının katkısı nedir/ ne
olmalıdır?
Bir ince ve duyarlı nokta, basın şöyle
veya böyle; şunun veya bunun sözcüsü durumuna düşüyor mu?.
Böyle bir durum söz konusu ise bunun sıkıntıları ve
sancıları nelerdir?.
Bütün bu ve benzeri sorularla sizleri biraz
olsun zihin jimnastiğine davet ediyoruz. Düşünceleriniz
bizlere/ mesleğimize ışık olacaktır. Bu düşünce yumağından
çok güzel bir eserin meydana geleceğine de yürekten
inandığımı belirtmek isterim.
Haydi iletişimciler!.
Mesleğin adsız kahramanları daha ileriye gitmek için
sizlerle birlikte düşünelim/konuşalım/tartışalım…Bu
sorularda şekillenecek cevaplar, mesleğimize anahtar
olacak kavramları niye getirmesin?.
Yanlışlarımızla/hatalarımızla kendimizle hesaplaşma gibi
çok önemli vicdani sorumluluğu konuların kritiğini yaparak
realiteleri niye önümüze koymayalım!.. İnsanımıza daha
yakın olmanın yol; onu içten duyabilmeden geçtiğine
inancımızın tam olduğunu da burada belirtmek isterim…
Konular etrafında görüş ve düşüncelerinizi/ katkılarınızı
bekliyorum.