Tepkisiz Toplum!..
     08 Kasım 2002 Cuma


Siyasilerle yaptığımız görüşmelerde aldığımız genel kanaat; “tepkisiz toplum!..” 21. Dönem mecliste toplumun bütün kesimlerini ilgilendiren kanunlar görüşüldü; ‘Anadolu sessiz…’ Hatta, RTÜK tasarısı görüşülürken Türkiye’de mevcut 255 Cemiyet arzu edilen duyarlılığını göstermiyordu!. Bütün bunları bizlere yıllarca meclis çatısı altında milleti temsil eden bir siyasi anlatıyor!.

   Tepkimiz ne zaman oluyor?.

   --Ateşe düştükten, canımız yandıktan, iş işten geçtikten  sonra feryadı koparıyoruz!. Bir şeker kanunu, bir tütün kanunu, bir azınlık vakıfları vs. mecliste görüşülürken nasıl bir tepki gösterildi?. Siyasilerden aldığımız cevaplar enteresandır; “Bizler illerden organize bir tepki alsaydık durum çok farklı olurdu!” Şu satırları okurken lütfen elinizi vicdanınıza götürünüz; “Birlik olarak, kooperatif olarak, oda olarak, vakıf olarak, bu vatan coğrafyasında yaşayan bir vatandaş olarak çıkmasını arzu etmediğim hangi meselede tepkimi kanuni ölçüler içerisinde gösterdim?”

   Bu şehirde 400’ün üzerinde; ‘gönüllü kuruluş’ adı altında oda, vakıf, birlik, sendika, dernek kamu adına görev yapıyorlar. Bu kuruluşlara, ‘toplumun iç dinamikleri’ diyoruz. Bütün bunlar ne zaman harekete geçti, söyler misiniz?. Kusura bakmayınız ama, asli görevini yapmayanlar için ‘sivil kuruluş’ yerine maalesef ‘sefil kuruluş’ tabirini kullanmamız daha yerinde olacak.

   “Her toplum layık olduğu idare ile hükmolunur!” Bu bir ahlaki kuraldır. “Bizler kendi davranışlarımızı değiştirmedikçe” bir şeylerin değişeceğini beklememiz beyhudedir. Belki yaradılışımızın gereği devamlı, ‘nimeti’ düşünürüz!. Nimetin külfetle olduğunu/ terazinin bu denge üzerinde oturduğunu niye görmeyiz?. Ne yaparız?. Devamlı, ‘kendimizden yana yontarız’ Kendi menfaatimiz/ nefsimizin arzusu yönünde pay çıkarırız. Halbuki, duyarlı toplum denildiğinde; ‘sorumluluğu paylaşan’ hak ve hukuk çizgisinde yürüyen bir toplum akla gelir!.

**                               **                                                       **

   Şu gazete her gün sabah çayı ile birlikte okurunun önündedir. Ben şahsen her okuru gazetenin bir mensubu olarak görürüm. Fikirlerimin, düşüncelerimin kendi insanımla örtüşmesi en büyük arzumuzdur. Hiçbir zaman kalem, bir kalkan veya zırh olarak düşünmemişimdir. “Paylaşmak!.” Bu bir kültürdür. Ortak kazanımlarımız bir irade olarak şekillenirse;  milli bir şuurdan, milli bir heyecandan bahsetmemiz o zaman mümkün olur, diyebilirim.

**                               **                                                       **

   Kendi insanımızla paylaştığımız belki en önemli konulardan birisi, “—4 Kasım sabahı ne olacak?” sorusu üzerinde şekillenmektedir. Sandık, milletle siyasi arasında belki bir bağ, bir köprü kurmaya çalışacaktır. Biz biliyoruz ki, ‘sandık, hesaplaşma yeridir’ Hiç kimsenin vicdanına ipotek koyamazsınız!. Kimsenin ruh haletiyle oynayamazsınız!. Buna o kadar gücünüz de yetmez. Arzumuz nedir?. “—4 Kasım’da karşımıza güneş yüzü görmemiş bir buzdağının çıkmamasıdır” Milletin bu kader gününde tekrar bir sükutu hayale uğramamasıdır. Bunu arzulamayız. Milletin bir sağduyusu var ki, bizler ona güveniyoruz. Bu sağduyu ülkeye istikrarı getirecektir. Tekrar siyasi güveni taşıyacaktır. Ekonomideki moral değerlerini ve dengelerini yükseltecektir.

**                               **                                                       **

   Bizler kendi içimizdeki siyasi gelişmelere bütünüyle odaklanırken dış dünyamızda neler oluyor?.

   --AB’den ‘şartlı destek’ zihinlerde derhal soru işaretleri meydana getirdi!. AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Günter  Verheugen; “AB’nin Kopenhag zirvesinde Türkiye’ye şartlı bir müzakere tarihi verebileceğini” açıkladı. Bu açıklamanın, --3 Kasım öncesinde sarf edilmesi biraz manidar değil mi?. Burada bazı siyasilere ‘örtülü destek’ destek düşüncesi zihinleri meşgul edebilir. Ama bizim için asıl önemli olan, görüşmelerin ‘belli şartlara bağlanmasıdır’ Bu şart nedir?. “Karşımda elini kolunu bağlayarak istediklerimi yerine getireceksin?” Bunun adına ister taviz deyiniz, ister taciz deyiniz bir şey var ki, Türkiye köşeye sıkıştırılmak isteniyor.

   --Katliam gibi operasyon!. Rusya’nın Kafkasya politikasında değişmeler mi yaşanıyor?. Neden derseniz basında giderek sıkça yer almaya başladı; “Rusya Devlet Başkanı Putin, Çeçenlere karşı Bush doktrinini uygulamaya hazırlanıyor!” Çeçenlerin tiyatro binasında ki rehine krizinin nasıl çözüldüğünü dünya kamuoyu dehşetle yaşadı; “Katliam!” Rus medyasının bile artık utanma pazarını bırakarak ayağa kalktığını ve açık tepkisini ortaya koyması önemlidir. İki yol gösteriyor; “Viladimir  Putin, ya De Gaulle  ya da Stalin olmalıdır!” Rusya kendi kabuğunu kırarak batılı bir ülke gibi davranmak istiyorsa, ‘milletlere daha saygılı olmalı’ onların hak ve hukukunu gözetmelidir. Unutulmaması gereken bir şey var ki; 11 Eylül sonrası Bush doktrini olarak karşımıza çıkan tavır, iyi niyetin ötesinde mazlum ve mağdur halkaların giderek büyümesine sebep olmuştur. Keşmir, Doğu Türkistan, Keşmir, Filistin!. Her biri kanayan birer yara olmuştur. Terör, artık müdahale için bir araçtır!. Bir garip maskedir!. Sığınılacak bir kalkandır!. Bütün bunlar, nefreti ve öfkeyi besliyor!. İnsanlığın dört gözle aradığı barışı tehlikeye sokuyor.


Bedrettin KELEŞTİMUR
bedrettin@elaziz.net

Yazarın Eski Yazıları