|
|
Dünden Bugüne Hazar!.. 27.28 Eylül 2002 Tarihi benim için kutlu günlerdir. Kırgızistan’dan, Kazakistan’dan, Türkmenistan’dan, Bulgaristan’dan, Makedonya’dan, Azerbaycan’dan, Kabarya-Balkarlardan, İran’dan, Kosova’dan, KKTC’den, Kerkük’ten, Altay Türk Cumhuriyetinden, ; ak yüzlü, bilge sözlü, kartal bakışlı, civan duruşlu; aynı gövdenin baharında çiçek açmış, cümlesine meyve vermiş dalları kanat gerecek bizlere.. Tarihte, savaşları yaşadık, göç denen dalgalara kapıldık, Söğüt’ten öğüt alıp Edirne’den üç kıtaya doğru at sürdük. Adriyatik’ten Çin Seddine bir koca yurt, kurt başlı beylerin adil ikliminde şenlendi/ dinlendi soluklar.. Elinde kopuz Aprınçur Tigin’le ses titredi, söz kanatlandı çağlar ötesine.. Sivas elinde aşık Veysel derler adına, sazıyla gözündeki ağuyu siler oldu!.Destan Şairimiz Niyazi Yıldırım bugünleri görseydi ah! diyorum;
“Bu kopan fırtına,
Orta Asya’da At ve Çadır bizim gökçe medeniyetimiz diye adlandırılmıştı. Çadır, Sinan’ın elinde cihan eserine sembol ‘kubbeleşti..’ Ve, şairin dediği gibi, “Çil, çil kubbeler serpen ordu..” Kök saldı toprağın derinliklerine.. Avrupa’da Türk İzleri, sadece eserde değil; onları nakışlayan ses ve söz dehalarının ikliminde vücut buldu.. Destanlarımıza bakınız; “Demiri Dövdük..” Dağları erittik, ayaklarımızın altına serdik, insanlığa hediye ettik koskoca medeniyetleri.. Masallarımız, kahramanlarla çocuklarımızın gözlerini büyüledi.. anne sütü gibi gönüllerini ferahlattı.. Gürbüz yiğitler çıktı, vatan coğrafyasında.. Ses verdiler, Ötüken yaylasından.. Ders aldılar, Ahmet Yesevi’den.. Semerkant, Buhara rüyalarını süsledi, her dem.. Kaşgar, dillerini bezedi.. Aktılar, doğudan batıya doğru.. Bahar coşkusu içerisinde Yunusça dillendiler, Ahi Evran Konağı’nda yeni dünyalar/ yeni iklimlerle tanış oldular.. Şeyh Edebali, Emir Sultanlarla hayata barış oldular.. Fuzuli’den Nesimi’ye.. Şeyh Galip’den, Yahya Kemal’e bir yay kirişi gibi gönül iklimini sevdalarına gerdiler.. Bir hayat ki, Dede Efendilerde, Itrilerde billurlaştı.. Şair, mısraları öylesine dokur ki, bal arısındaki işçilik ondadır!. İpek böceğindeki zevk ondadır!. Her ilmikte can bulan renklerin senfonisi ondadır!. Kelimelere, mana elbisesini giydiren o feraset; öyle bir heybetle tarihe yönelir ki, feryadına ses bulur!.Hazar, benim dokuz asırlık mahşerimin çizgileriyle donatıldığı kah ebem kuşağı oluverdi, kah vizyonumun/misyonunum kristalize edilmiş panosu oluverdi. Bu milletleri ebediyete taşıyan zenginliğidir. “tarih yazmak” belki yaşamaktan daha zordur. Zoru başarmak, bizim için evladır diyoruz..
“Arafesindeyiz
kutlu bir günün Hazar Şiir Akşamlarının, asıl görünmeyen kahramanları ki, devamlı çileye talip olmuşlardır. İsim ve sıfat davası yapmamışlar/mütevazilikleri onları birer Alperen zaviyesine çıkarmıştır. İlk Şiir Akşamları, 5Aralık 1992 tarihinde, Fikret Memişoğlu anısına yapılıyor.
“Seferber olmuş ulus, yazı
yabana doğru “Birlik ateşinin yakıldığı gün.. Bir anı devam ettiren, Şimdiki hale devamlılık veren” şairlerimiz, “geçmişle gelecek arasında bir bağ, cihanşümul bir hayat ile ferdi hayat arasında bir köprü” kurmaya başlamışlardı bile.. Bu milletin bilgi, inanç, ahlak ve bedii güzelliklerini mısraların iç ahengiyle terennüm ettireceklerdi. Ne güzel bir zemin, kısa süre içerisinde sürgün verecek kutlu bir yürüyüş, Hazar’a damgasını vuracaktı.. Ve, Şeref TAN’ın 1. Şiir Akşamlarında, bizleri ‘soğuk duşa sokan’ vasiyeti, hala beynimizde zonklamaktadır.. Dünyanın kırk düğümünde keder ve endişe, sadece bir düğümünde sevinci ima eden anlayış;"Son zahmetim olacak çinlesin dostlar beni/Üstüme toprağı atıp, çiynesin dostlar beni/ Uğramamak üzere ayrılmadan yanımdan/Fatih’e bağışlayıp, dinlesin dostlar beni” 11. Hazar Şiir Akşamları sadece bizleri; hal’i yaşatmakla kalmıyor, N. Yıldırım ve Cenani Dökmeci anısına yapılan bu gece, güçlü ve ihtişamlı maziye taşıyordu.. Bir sitem yükselir şairin nağmesinden; “Kapıları kitlenmiş, çarşılar bomboş/ ne yazımız yazdır, ne kışımız kış/Halayı, avreşi unuttuk gardaş/Oynayan kalmadı, çalan kalmadı.” Cenani Dökmeci, mısralarında ‘kurşun döker’ gibi.. İşte, şairin vizyonu ile şiirin vizyonu bir noktada örtüşüyor. Dert olmasa, çile kervanı hasret odunu yakmasa; şairin nasibi kalır mı? Ali Akbaş şiirinde, dünden bugüne gelişi özetliyor sanki.. “Murat gelir, Fırat olur/Fırat kişner kırat olur/Bağdat’a varır şad olur/Bu at bir şehsuvar ister/Önünde taş duvar ister.” Hazar Şiir Akşamları giderek kıvamını buluyordu.. Öyleki, Fuzuli’nin, Nedim’in Divanları, Harput’ta bestelenmiş, dilden dile söylenmiştir. Kambalakzade, Hacı Hayri, Rahmi Harputi, Nüzhet Dede, Hacı Ömer Efendi ve daha nice isimler bu toprağa ‘asıl tohumu atmış’ ve kuşaktan kuşağa devam edecek bir çizgi, doğru bir zemin üzerinden uzanıp gidecekti… Bir Şehsuvar dedik.. 1965’lerde, Fikret Memişoğlu ve o halkanın pırlanta isimleri.. 1982’lerde, Şeref Tan ve ‘hasret kokan’ dudaklar, yüzyılların arzusu ile kıpırdayacaktı.. “Şiir sanatını, hiç şüphesiz ilim muhiti besler.” Hazar’ı, çevresinde cazibe merkezi konumuna getiren özellik buradadır. Sadık Kemal Tural Hocamızın çok veciz bir sözü; “Bugünün bekçileri siyasetçileridir, yarının namusu şairlerden sorulur."”Şairin esas politikası, eseridir. “İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar” Şair hayaller dünyasından zevk, estetik ve bedii güzellikleri şuur altına yerleştiren, yer altındaki kaynakları dışarı taşıyan hüner tılsımlarıdır. Ramazan Korkmaz, “Ses mimarlarımız, o gece binlerce /milyonlarca yüreği bir yürek haline getirip bayraklaştırdılar..” derken, ‘sese dönüşen coğrafyayı ve suya yansıyan gerçeği’ dile getiriyordu.. Şairler, Türkçe’nin bayraktarlarıdır. Hazar, bu temiz ve doyumsuz güzelliğini belki bu ses yankılarında bulmuştur. Yavuz Bülent Bakiler,“Erzurum, Kars, Maraş, Bayburt, Ardahan/Kılıçların kından çekildiği an /Bilin ki dostlarım vermeden aman/Al atlar üstünde bir şafak vakti/Sefere çıkacağız Doğu’dan..” Niye Doğu? Üstat Yavuz Bülent Bakiler diyor ki; ”Türkmen boyları Anadolu topraklarına doğudan girmeye başladılar. Türk dili ilk defa Doğu Anadolu’da konuşuldu. Geleneklerimiz, göreneklerimiz önce Doğu Anadolu’da yayılmaya başladı. O güzelim türkülerimiz önce Doğu Anadolu’da söylendi. Davulumuz-zurnamız önce Doğu Anadolu’da çalındı. O mükemmel oyunlarımız önce Doğu Anadolu’da oynandı. Bakiler şöyle devam ediyor; “Selçuklu İmparatorluğu-Karakoyunlu Devleti-Akkoyunlu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu… bizim doğudan itibaren kurduğumuz ve asırlarca yaşattığımız devletlerdi. Evet! Burada şu tespiti yapabiliriz; Doğu Anadolu vatan coğrafyasının belkemiğidir. Kafkaslardan Uluğ Türkistan’a, Basra’dan güneyin verimli topraklarına uzanan önemli bir kavşaktır. Velhasıl emniyet kemeridir. Bekir Sıtkı Erdoğan; “Kara gözlüm, efkarlanma gül gayrı,/İbibikler öter ötmez ordayım../Mektubunda diyorsun ki “Gel Gayrı” Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım..” Hazar şiirin tarifinden yapıldığı yer.. Bilge kişilerin, gönül dervişlerinin, Alp kişilerinin her yıl buluştuğu, ‘birlik ateşini tutuşturduğu yer’ oldu. Anadolu Elazığ’da.. Uluğ Türkistan Hazar’da!. Bir Pazar yeri kurulmuş, görkemli mi görkemli.. Büyük Türkçü Gaspıralı İsmail Bey’in, ruhu şad olsun.. Kutlu dava, ‘meyvasını veriyor,,’ Ve, Hazar!. Doyumsuz Şölen.. Anadolu’ya, ‘model..’ olan akşam!. “Basra’dan çıkan bir kervanın Türkçe gibi zarif ve nazik bir dille Çin Hindine ulaşabileceğini gösteren gönülleri taçlandıran fetih burçlarına sahip dil!. Türkçe, asırların feryadını şairlerin mısralarına dokuduğu ve cihan şümul bir anlayışla okuduğu dil!. İran Tebriz’den seslenen Türkçü şair, Nesir Payguz ar;
“Harput Asıya’nın gül bahçesidir 1992’lerde başlayan bir hareket Türkiye’ye örnek oldu. Geçen 10 yıl içerisinde; Kışı yaz eden gönül erenlerini ağırladık Hazar’da.. İliklerimize kadar ısıttılar bizleri.. Gönlümüz aydınlandı.. Işık olup aktı, Türk illerine.. Hazar, büyüdü gözlerde.. Büyüledi, aşk rahlesinde kendisini selamlayanları. Şunu öncelikle belirtmek ve tarihe şerh düşmek isterim. Hazar, artık Türk Edebiyatının müstesna yeridir. Onun hakkında o kadar güzel şeyler söylendi ki. Üstat Dilaver Cebeci’nin, Harput’ta bir Gün isimli şiirinde;
“Müstezatlar, Hoyratlar
sızlatırken geceyi Sanat eserinde nezaketle asaleti birleştirdiğiniz takdirde karşınıza şaheser çıkar. Aşk, ihlas, samimiyet, doğruluk, güzel ahlakın meydana getireceği her çalışmanın bir ulu çınar gibi faydaları kalıcı olur. Hazar Şiir Akşamlarında hiçbir zaman bizleri yalnız bırakmayan büyük mütefekkir Şeyhü’l muharririn Ahmet Kabaklı 28 Ekim 2000 Tarihinde, “Harput’ta Kültür Düğünleri” isimli yazılarında şu nazik ifadeleri kullanıyorlardı; “Düşünün ki, sadece Hazar Şiir Akşamları, Türkiye’nin irfanına hizmet derinlikleri bahşeden, Avrasyalı, Türkiyeli ve Elazığ’lı binlerce şair, bilgin, edip, hatip, müzik üstadı, araştırmacıyı millet sahnesine çıkarmıştır.” Ben artık Hazar’a; Türk’lük kurultayının, kendine has senfonisiyle yapıldığı bir mana okyanusu gözü ile bakıyorum. Mazi, elinden tutunduğum mana eli.. O sebepledir ki, Nesimi’den, Nevai’den, Fuzuli’den, Nedim’den ve daha nicesinden bahsedeceğimiz edebiyat pınarı devamlı çağlamış. Bu bir köprüdür; asırların özlemini çektiği sadece duygu yüklü değil, tohumunun çatlamak üzere olduğu bir köprüdür!. Ne cilveye, ne naza ve ne de siteme yerimiz yok; sadakat bayrağını tevazuuyla yıllarca taşıyan Alperen coşkusuna ihtiyacımız var.. “Yarın geçilecek yolları bugünkü nesiller yapar..” Burada, büyük bir gaye vardır. İsa Yusuf Alptekin’i Hazar’ın mavi sularına taşıyan neyse, Bahtiyar Vahapzade’yi ‘bağrına basacak’ vatan toprağı aynı kutsi davanın özleminde ve hasretinde odunu yakmaya devam edecektir. Hazar 10.suyla daha büyük bir mana kazanırken; gönlünü bütün Türk’lük coğrafyasını dolduracak şekilde büyütecektir. Şimdiye kadar, Türk dünyasının seyrine tesir edecek 85 şahsiyet geldi. Hepsi, birer yıldız zaviyesinde.. Pırlanta elmas kokart değerinde.. Ve, bu şehrin birer elçileri, süvarileri, manevi kalkanları hüviyetinde.. Hazar’da “tarihin her sayfası soluyor pare pare” bu bahtiyarlığı devam ettirenlere minnet borçluyuz. Bedrettin KELEŞTİMUR |