Niye Hazar!..
     18 Eylül 2002 Çarşamba


Erzurum’u bilenler mutlaka, ama mutlaka; “Hemşin  Pastahanesini de” bilir. Prof. Dr. Saim  Sakaoğlu’nun  Erciyes Dergisinin Mayıs 2001 sayısında yayınlanan makalesini zevkle okurken gözlerim bir anda iki güzel tabloya, geçmişin bizlerde bıraktığı o güzel hatıralara!. Hemşin dendi mi akla ilk gelen; ‘edebi sohbetler…’ Erzurum aydını orada buluşur. Dost Meclisleri orada oluşur. 65 yıl bu mekan taht kurmuş; aydınların, ediplerin, şairlerin, hoş sohbet sahibi insanların gönül mekanı olmuş.

         Buradan ikinci tabloya geliyorum. Bizim Şener Bulut’a!. Onun, 1985 yıllarında kurmuş olduğu mütevazı mekana.. 1995 yılına kadar inanın bana, Erzurum’da ki o temiz havayı soluklandırdı.. Hemşin’in bir başka siluetiyle buluşmuştum..       

 Bu mekan,  şehrin insanını ‘kitapla tanış etti..’ Her Allah’ın günü bir faaliyet.. Edebi sohbetler, bizleri kendi iklimimize ne de güzel taşıyordu.. Gün geldi, kabına sığmayan mekan oldu, burası.. 1992 yılında, inanın Elazığ ve Bölge tarihinin en büyük, ‘kitap fuarını..’ gerçekleştirdi.. Öyle güzel bir kıvılcım yakılmıştı ki, aynı yıl içerisinde; Fırat Şiir Akşamlarının ilki düzenlendi.. İmza günleri, edebi sohbetler, hararetli tartışmalar birbirini kovalıyordu.. Arzum neydi?. Bu mekan tıpkı, Hemşin Pastahanesi gibi uzun ömürlü kendi insanına hizmete doyumsuz bir mantıkla şehri ayağa kaldırsın.. Altını çizerek ifade edeyim; “Şiir sanatını, hiç şüphesiz ilim muhiti besler.”  Hazar’ı çevresine cazibe merkezi konumuna getiren özellik buradadır.

Niye Hazar derken sorumuza farklı cephelerden cevaplarda arayalım isterseniz.

Harput!. Tarihimizin. Kültürümüzün, örfümüzün, ananelerimizin, bizlere ait olan kıymetlerin mahşer alanıdır. Harput’un ‘küçük coğrafyasında’ büyük hadiselerin yaşandığı ve eserlerin bırakıldığı düşünülecek olursa konumuzun önemi daha iyi anlaşılır.

1986 yılı içerisinde çıkarılan, Çaydaçıra Gazetesine  bir demeç veren 8. Kolordu Komutanı İsmail Hakkı Karadayı; ( Genel Kurmay Başkanlığından emekli olmuşlardır)Harput hakkında görüşleri istenildiğinde şöyle cevap verirler; “Harput tarihine baktığımız zaman birçok kavmin devamlı Harput’u ellerinde bulundurmak arzusu yaygındır. Buna neden olarak da, o tarihlerde Harput’un askeri, coğrafi, stratejik ve ekonomik yönden çok kuvvetli oluşudur. Bu birçok kavim dediğim zaman Huriler, Hititler, Urartular, Araplar, Makedonyalılar, Selçuklular vs kavimlerdir. Bunları Harput’ ta ki tarihi eserlerden çıkartabiliyoruz. Ayrıca diğer bir neden de Harput’un bir kapı oluşundan ileri gelmektedir. Anadolu’ya girişin birinci kapısı kuzeyde Kars, Erzurum, Erzincan istikametinden açılan kapıdır. Diğeri ise güneyden Malazgirt’ten başlayarak Murat vadisi boyunca devam eden kapıdır. Bu kapıdan sonra uğrak yeri Harput’ tur. Burası ayrıca önemli bir akarsuyu kontrol ettiği gibi bu suyun bölgeye sağladığı ekonomik imkan da inkar edilemez. Nitekim Altınova’daki  verim gücü bunun belirli bir simgesidir. Anadolu’ya ve Ortadoğu’ya açılan bir güzergah üzerinde bulunan tarihi Harput, kilit bir bölgeyi de kontrol eder. İşte bu önemli nedenler çeşitli kavimlerin Harput’u ellerinde tutma eğilimlerini artırmış, birbirleriyle mücadelelerine neden olmuştur. Bu mücadelede en başarılı ve bölgeyi ellerinde tutan şüphesiz ki Türk’ler olmuşlardır. Ve ilelebet de bu yapı devam edecektir,” Görüleceği üzere Harput, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesini İç-Batı Anadolu’ya bağlayan müstahkem bir kal’adır. Tarihte yaşanan göç yollarının ve fetih kollarının üzerinde yer almıştır. Harput Kal’asında, Kafkasların ve Uzakdoğu’nun soluğunu alırsınız.

Burada güzel bir estetiği yakalamak istiyorum… Türklerin yüzü devamlı batıya dönük olmuştur. “Akmışız garba doğru hep…” O akışta bayrak var, coğrafyayı vatanlaştırmanın cehdi var.  Kaşgar’dan, Taşkent’ten, Buhara’dan, Semerkant’tan, ta Niğbolu önlerine, Tuna boylarına gelmişiz. Öyle bir geliş ki; adetlerimiz, törelerimiz, geleneklerimiz, Türk’ün bütün mahşeri yürümüş. Sürgün vermiş, filizlenmiş!. Bilmecelerimizle, masallarımızla, sözlerimizle, destanlarımızla yürümüşüz; ad vermişiz dağa, taşa, toprağa. Şairlerimiz bu adları mısralarında dokumuş, ressamlarımız tuvalinde boyamış, mimarlarımız iklimleri donatmış.

Hazar veya Harput dendiğinde Fırat Havzası derhal hafızalarımızda yerini işgal eder. Fırat Havzası takriben 120 bin km2’yi bulan bir kültür haritasıdır. Erzurum’un barıyla, Kerkük’ün hoyratının bu şehirde mayalandığını; doyumsuz zenginliğiyle, ışıl ışıl Türkiye’nin ufkuna süzüldüğüne şahit oluyoruz. Harput’lu  içi, “İstanbul Beyefendisi” deriz. Neden?. O kültürle bezendiği/boyandığı için!. Düşünelim tarih boyunca, İstanbul’dan, Bursa’dan yola çıkan ticaret kervanı Harput’ta konaklar. Buradan Kafkaslara, İç Asya’ya ve de Fırat boyunu takip ederek daha güneye doğru bir yol tutar. Harput’ta Fuzuli’nin, Nedim’in eserleri bestelenmiştir. Bu neyi ifade eder; Harput, Türk dünyasının kesiştiği ruhani bir iklime sahiptir.

Buradan bir önemli tespite daha gelelim. Türkiye’de ilk gazete olarak Takvim’i Vakayi’yi biliriz. Doğu Anadolu’da ilk neşredilen ve ilim muhitini çevresinde toplayan gazete olarak Mamurat’ül Aziz Gazetesi’ni görürüz. Kambalakzade, Hacı Hayri, Rahmi Harputi, Nüzhet Dede, Hacı Ömer Efendi ve daha nice isimler bu toprağa asıl tohumu atmış ve kuşaktan kuşağa devam edecek bir çizgi, doğru bir zemin üzerinde uzanıp gidecekti. Bir Şehsuvar dedik.  1965’lerde Fikret Memişoğlu ve o halkanın pırlanta isimleri… 1985’lerde Şeref Tan ve ‘hasret kokan’ dudaklar, yüzyılların arzusuyla kıpırdayacaktı.

Şairler, Türkçe’nin bayraktarlarıdır. Hazar, bu temiz ve doyumsuz güzelliğini belki bu ses yankılarında bulmuştur.


Bedrettin KELEŞTİMUR
bedrettin@elaziz.net

Yazarın Eski Yazıları