Mısraların Dili!..
     06 Ağustos 2002 Salı


Nesrin bittiği yerde şiir başlar. Şiirde, söz yalındır. Vurgular daha nettir.

Bir söz vardır; “Bakalım bu işin kokusu nasıl çıkacak” Şimdi, diyeceksiniz ki, “sözün kokusu olur mu?.” Mısraların dokusunda ancak onu hissedebilirsiniz;

                “Edep içre olmayan
                 Söze,  saçma dersiniz!
                Bir atımlık barutun
                Adına, saçma dersiniz!”

     Bu memleket, ‘bir atımlık barutu’ olanları da gördü. Sözün özüne nefsini bulaştıranları da gördü.  Bir şey var ki, herşey zıddıyla bilinir. Öyle ki;

                “Zıtlar ikilem değil,
                  Hayatın senfonisi
                 Ak, karayla bilinir
                 Birbirinin hamisi!.”

    En büyük düşmanımız, ‘kindir bizim’ değil mi?. Peki! Onun önünde boynumuzun bükülmesine kim vesile olur; Nefsimiz... ‘Ben’ egosu! O sebeple bizim inancımız; “En büyük cihat, kişinin nefsi ile olan mücadelesi” saymıştır.

                “Ben olmasın, ben olmasın
                 Al yanakta ben olmasın
                 Sen var iken, biz var iken
                 Her söz başı ben olmasın!.”

    En deruni ifadelerle söyleriz; “Hiç görenle görmeyen bir olur mu?” Burada kendi iç alemiyle dış alem arasında sağlıklı köprü kuran insan bizim gündemimizdedir. Kendisiyle barışık olmayan bir insan, kendi dış dünyasıyla da devamlı kavgalıdır. Ne deriz?

                “Çekmeli, çekmeli
                 Göze sürme çekmeli
                 Akıl, izan olmayanı;
                Göz önünden çekmeli!”

    Sözümüz insan olunca, ruhumuzun derinliklerinden gelen bir tevazuuyla hayatı yorumlamalıyız. “Her hayrı sadaka biliriz” Burada, ‘iyilik perisi’ olarak görmek istediğimiz güzel sıfatlar vardır. “Nimetler, külfetlere göredir” O halde;

                “Boşalır, boşalır
                 Vermeyen el, boş/ alır
                 Mütevazı toprağa
                 Gökten rahmet boşalır”

   Ufukta sandık göründü. Biraz da isterseniz siyasilere yüklenelim;

                “Yaka tutar, yaka tutar
                 Bu millet yaka tutar
                 Sandıktan kaçanları
                 İki elim, yaka tutar”

  Elimiz devamlı yakalarında olacak. Milletin verdiği iradeyi nasıl kullandıklarını soracağız. Bu bir demokratik tepkidir;

                “Zam deme, zam deme
                 Gam alır beni, zam deme
                 Bir yanım vurgun yemiş
                 Al yere vur, zam deme”

   Göz o kadar korkmuş ki, ‘zamdan’ bizlere gam kervanı gibi gelmiş. Evet!. Meydanların dili ile hükümet edenlerin dili devamlı farklı olmuştur. Ama bir şey var;

                “Soldurur... soldurur
                 Yürek yakar soldurur
                 Ancak koltuk değneğiyle
                 İktidarda sol durur!.”

    Her şeyi bir kenara bırakalım. Kendi insanımıza, Yunus yüreğiyle yaklaşıyor muyuz?.  İnsan denince ilk hafızamıza, ‘insaf’ gelmeli değil mi?. Hakka saf bağlamış yürekler gelmeli değil mi?.

                “Soldurma, soldurma
                 Gülü kokla soldurma
                 Halka tepeden bakıp,
                 Gönülleri soldurma”

   “Bir gönül yıkan” alemi yıkmış bilsin!. İnsan, “yaratılanların  en şereflisidir”  Peki! Birbirimize karşı neden acımasız oluyoruz!. Hatta bazen o acımasızlığımız sırtlanları bile geçiyor.

    “Edebiyatları enkaz
     Götürdükleri kaz
     Az demeyin sakın ha!
    Gölgenizde yobaz!”

 Bizim en fazla dert yandığımız kimler; “ifrat ile tefrit arasında dolaşanlardır” Veya “Ham yobazlık ile kaba softalığı bir türlü bırakmayanlardır.”


Bedrettin KELEŞTİMUR
bedrettin@elaziz.net

Yazarın Eski Yazıları