Milli Eğitim Bakanlığına bağlı eğitim kurumlarına öğretmen
olarak atanacakların atamalarına esas olan alanlar ile
mezun oldukları yükseköğretim programları ve aylık
karşılığı okutacakları derslere ilişkin esaslar ile
değişiklik yapılmasına dair esaslar, 31.03.2003 gün ve 4
sayılı kararla değişik 01.06.2000 gün ve 340 sayılı karar
ile belirlenmiştir.
Ortaöğretim alan öğretmenliklerine; Eğitim Fakülteleri,
Fen Fakülteleri, Edebiyat Fakülteleri, Fen-Edebiyat
Fakülteleri ile diğer yükseköğretim programlarından mezun
olup, Orta Öğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans
Programını bitirenler atanabilmektedir. Örneğin İletişim
Fakültesi mezunu bir aday, şayet 1,5 yıl süren Orta
Öğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans
programından mezun ise; Anadolu İletişim Meslek
Liselerinde “Gazetecilik ve Halkla İlişkiler”,
“Radyo-Televizyon” bölümlerinde öğretmenlik
yapabilmektedir. Bu imkan sayesinde, iletişim fakültesi
mezunlarına yeni bir istihdam alanı daha doğmaktadır.
Üniversitelerimizin eğitim fakülteleri dışında kalan
fakültelerinden mezun olanların öğretmen olabilmelerinin
tek yolu, Orta Öğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek
Lisans Programına katılarak pedagojik formasyonu
tamamlamalarıdır. Ancak üzülerek belirmek gerekir ki
üniversitelerimiz şu aşamada sınırlı kontenjan ile bu tür
bir eğitim yürütebilmektedir. Şubat 2004 ayında Fırat
Üniversitesi bünyesinde açılan Orta Öğretim Alan
Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programlarına,
beklenilenin çok üzerinde müracaat olmuş ve kontenjanlar
sınırlı kaldığı için çok az sayıda aday bu programlara
alınabilmiştir.
Öğretmen olmak için müracaat edenlerin başında
Fen-Edebiyat Fakülteleri gelmektedir. Mühendislik
Fakültelerinin iş bulamayan mezunları da çareyi Orta
Öğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programına
katılmakta aramaktadırlar. Şu anda mezun olduktan sonra iş
garantisi olan sadece birkaç öğretmenlik branşı
bulunmaktadır. Ama unutulmamalıdır ki bir fakülteden
diploma almak, iş garantisini de beraberinde getirmeye
yetmemektedir. Gelişmiş ülkelerde de üniversite
mezunlarının iş bulma garantisi yoktur. Ancak verilen
eğitimin kalitesine bağlı kalınarak bazı üniversite
mezunları tercih edilmektedir.
Öğretmen olmak için verilen bu mücadele karşısında “acaba
öğretmenlerimiz layık oldukları itibarı görmekte midir?”
sorusuna maalesef vereceğimiz cevap “Hayır”
olacaktır. Şu anda her ne kadar eğitim fakülteleri
haricindeki fakültelerden mezun olan bazı kişiler,
öğretmen olma mücadelesi verseler de, “Bari öğretmen
olalım” düşüncelerini de kafalarından
silememektedirler. Oysa gelişmiş yurtdışı ülkelerde
öğretmenlik çok kutsal bir meslektir ve her isteyen
öğretmen olamamaktadır. Öğretmen olmak isteyenleri ise çok
sıkı sınavlar beklemekte ve özel yetenek sınavları ile
seçimleri yapılmaktadır. Tabi bu kriterler karşısında da
aldıkları maaşlar tatmin edici seviyelerdedir.
Sonu olarak öğretmenlik kutsal bir meslektir, ancak
ülkemizde layık oldukları maddi ve manevi desteği henüz
yakalayamamışlardır.
SOSYAL
DEVLET
Sosyal devlet denildiğinde, vatandaşlarına asgari bir
yaşam düzeyi sağlamayı hedefleyen ve bireylerin belirli
bir refah düzeyinde yaşamlarını sürdürebilmeleri için çaba
harcayan devlet akla gelmektedir.
İkinci dünya savaşı sonrasında dönemin Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetleri Birliğinin hızla yayılması ve o dönemlerde
temel hizmetler sektöründe halka devlet tarafından eşit
koşullarda yaklaşıldığı görünümü, özellikle gelişmekte
olan ülkelerde Marksçılık-Lenincilik taraftarlığını, bir
ayrıcalık olarak karşımıza çıkartıyordu.
Kapitalist ülkeler ise komünist rejimlerle idare edilen
ülkelerdeki bu olgunun yükselmesi karşında geç kalmamış ve
kapitalist düşünceyi yaymak ve geliştirmek için önlemler
almıştır. Bu önlemler içerinde sosyal demokrasi, sosyal
adalet, sosyal devlet gibi yeni kavramlar geliştirildi.
Özellikle bazı sosyalist ülkelerde bireylere eğitim,
sağlık ve sosyal yaşam bağlamında iyi hizmetlerin
götürülmesi, sosyal demokrat anlayışının benimsenmesine
neden olmuştu. Ancak bu oluşum, batı ülkelerine yüksek
maliyet getirmesi sonucunda azaldı.
Mihael Gorbaçov tarafından 1987 de ortaya atılan
Perestroyka (yeniden yapılanma) ve yapımı 1961 yılında
tamamlanan ve 9 Kasım 1989’da yıkılan Berlin duvarı,
komünist düşüncenin zayıflamasına neden oluyordu. Bu
yüzdendir ki 1968 kuşağı olarak bilinen ve o dönemlerde
komünist veya sosyalist düşünceye sahip oldukları için
övünen bazı kişiler, bu değişimler sonrasında günümüzde
kapitalist düzenin patronları olarak karşımıza
çıkmışlardır.
Ekonomik gelişimini ve sermaye birikimini başarı ile
sürdüren kapitalist ülkelerde sosyal yaşam bağlamında
önemli değişimlerin yaşandığını görüyoruz. Örneğin birçok
Avrupa ülkesinde işsizlik parası altında ödenen
meblağların temelinde, sosyal yaşam dengesinin sağlanması
düşüncesi yatmaktadır. İnsan hak ve hürriyetlerine
saygılı, insancıl değerlere büyük önem veren ülkelerin
sayısı günden güne artış göstermekte, ancak bizim gibi
gelişmekte olan ülkelerde ise bir bocalama dönemi
yaşanmaktadır.
Ülkemizde sosyal adaletin sağlanması, hızlı kalkınma
planlarının devreye alınması türünden hedeflerde,
endüstriyel üretime yönelik çalışmaların önünün kesilerek
rantiyeci bir ekonomik politikanın uygulanması sonucunda,
sosyal dengeler tümden bozulmuş ve ulusal gelirden pay
alan gruplar arasında uçurumlar oluşmuştur. Artan sosyal
sorunlar içerisinde işsizlik, göç, illerin demografik
yapılarının bozulması, terör hareketleri sayılabilir.
Ülkemizde nüfus artışının yüksek oluşu, işsizlik oranının
artmasına neden olmaktadır. Genç ve dinamik bir nüfusa
sahip olmak, gelişme dinamizmlerini harekete geçirmeye
yetmemektedir. Ülkemizde kalkınma hamlelerinde genellikte
tarıma dayalı bir ekonomik modelin öne çıkarılması,
kanımca hatalıdır. Çünkü sadece tarıma dayalı olarak
gelişme planları uygulayarak, dünyada çok başarılı bir
gelişmiş ülke örneği görmek mümkün değildir.
Gerçek anlamda kalkınmanın temelinde imalata dayalı
endüstriyel gelişmeler mutlaka hedeflenmelidir. Sanayi
sektöründe kalkınmış olmak, tarımsal alanlardaki
kalkınmayı da zaten beraberinde getirecektir.