Elazığ’daki kaldırımlı yollar birçok insanı
tehlike ile burun buruna getirmiştir. Kaldırım değil, bir
engelli yürüyüş parkuru sanki. Halk pazarı, ucuzluk pazarı
diyerek, halka ucuz mal satmak için açılan dükkanların
önündeki kaldırımlar tamamen meyve-sebze raflarıyla dolu.
Hem de dükkanların önünü çevirmek yetmiyor, yola da iki
sıra sandıklar koyuluyor. Yol boyunca önünüze dolaplar,
sandalyeler, masalar çıkıyor. Mobilyacı dükkanının önünü
mobilya pazarına çeviriyor. Size yine kaldırımlardan inip
yoldan yürümek düşüyor.
Dükkan önündeki kaldırım o dükkana ait
midir? diye sorulmalı aslında! Kaldırımlar eğer bir kamu
malıysa, kaldırımda yürümesini engellediyseniz her insanın
da hakkını ihlal ediyorsunuz anlamına gelmez mi?
“Bu kadar hassasiyet de olmaz” diye
itirazlar olabilir. Sizce kaldırımda yürümesi gerekirken
önüne çıkan meyve-sebze reyonu, mobilyalar sebebiyle yola
inmek zorunda kalan bir insana araba çarptığında, bunun
sorumluluğu kime ait olacaktır?
Bunları yazarken sakın sanılmasın ki seyyar
satıcılara karşı çıkıyorum. Onların evlerine bir parça
ekmek götürmek için verdikleri mücadeleyi çok iyi
anlıyorum. Ancak bu vatandaşlarımız için kalıcı pazar
yerlerinin kurulması ve kendilerinin ekmek mücadelesine
çözüm bulunması, yetkililerin başlıca görevleri
arasındadır diye düşünüyorum.
Esnafımızın dükkanının önündeki
kaldırımları eşya ile doldurmasına ise anlam veremiyorum.
Elazığ’da seyyar satıcılarının sokakları, kaldırımları
meşgul etmesinin yanında, esnafımız da dükkanlarının
önlerini işgal ediyor. Dükkan yetmiyor bir de sokağa
çıkılıyor. Herhalde “dükkanın önünü meşgul etmesem bir
seyyar satıcı nasıl olsa gelip işgal edecektir” diye mi
düşünüyorlar (?)
Yazdığım bu olaylar, sokak adabı ile
ilgilidir. Bireyler sadece kendi çıkarlarını ön plana
çıkartırlarsa, sokağı işgal edip sade vatandaşın
yürümesini engellemek onlar için normal bir davranış gibi
gelir.
Dükkanların önüne ve kaldırımlara tezgah
açtırılmamalıdır. Bu tezgahlar kaldırımda yürüyen
insanları rahatsız etmekte, bu nedenle de yolda yürümek
zorunda kaldıkları fark edilmelidir. Bu tezgahlardan
dolayı kaldırımda yürüyemeyip yola inen bir insana, bir
aracın çarpmasının sorumluluğunu kim taşıyabilir! Bir gün
böyle bir kaza olur da insanlara zarar gelirse, bu hakkı
kim ödeyebilir.
Sonuç olarak sokaklarda
yaşadığımız ve yukarıda bahsettiğim manzaralar,
insanımızın yaşama kültürü ile de yakından ilgilidir.
Alışkanlıklarımızı kolay kolay terk edemiyoruz. İnsanımızı
birçok yönden eğitmek, bilgilendirmek ve uyarmak
durumundayız. Ama eğer birey alışkanlıklarından
vazgeçemiyorsa veya bile bile yanlışlıkları devam
ettiriyorsa, zabıta zoru ile de yaşam tarzlarının
değişmelerini sağlamak mümkün olamaz.