Üniversitelerimizin 2003-2004 eğitim ve
öğretim yılı açılışlarının yapıldığı şu günlerde, yeni YÖK
yasa tasarısı ile ilgili tartışmaların daha da
alevlendiğini görüyoruz. Hemen her gün karşılıklı söz
düelloları yapılmakta ve ortam ısınmakta. Bu tür
karşılıklı restleşmelerin genelde uzlaşmaları engellediği
bilinmektedir. Bu tartışmaların uzun bir süre daha gündemi
meşgul edeceği anlaşılmaktadır. Bugünkü yazımda bu
tartışmalar yerine, üniversitelerimizin bazı önemli
sorunlarını dile getirmeyi daha uygun buluyorum.
Üniversiteler açılırken birçok sorunu da
beraberinde getirmektedir. Genelde kaynak yetersizlikleri,
üniversitelerimizin arzu edilen seviyelerin çok gerisinde
kalmalarına vesile oluyor. Öğrencilerimize yeni
teknolojiler alanlarında yeterince imkan sunamamanın ve
kendimizi yenileyememenin burukluğunu yaşıyoruz.
Üniversitelerimizde yapılan birçok araştırmanın teoride
kaldığını ve hazırlanan raporların raflarda çürümeye terk
edildiğini görüyoruz. Bazı üniversite elemanları,
imkansızlıklar yüzünden yaptıkları bazı çalışmaların
uygulamaya dönüşememesinden yakınıyor. Diğer bir kısmı ise
yaptığı çalışmaların teoride kalacağını bile bile sadece
akademik yükseltilme şartlarını sağlamak amacıyla bir
şeyler hazırladığı biliniyor.
Yurt dışında üniversiteler acaba nasıl
çalışıyor? Bu yaz bir süre ABD’de bir üniversitede misafir
öğretim üyesi olarak yapılan çalışmalara katıldım. Amacım
hem kendimi yenilemek hem de yeni gelişmeleri takip ederek
“kendi üniversiteme neler kazandırabilirim?” isteğime
cevap aramaktı. Bu amaçla Mekatronik alanında yoğun bazı
faaliyetler sürdürürken, diğer taraftan da eğitim
sistemlerini analiz etmek için görüşmeler yaptım.
İşte önemli bir farklılığı size anlatayım.
Öğretim üyeleri çeşitli yerlerden projeler bulmak için
adeta yarışıyorlar. Bu amaçla üniversite bünyesinde bir
merkez kurulmuş ve bu merkez ilgili öğretim üyeleri ile
birlikte pazarlamacı misali kapı kapı dolaşıyor.
Gidecekleri kurumlarla ilgili ön bilgi topluyorlar ve
görüşmeler sırasında gittikleri kurum ile ilgili bilgi
sunduklarında, kurum yetkilileri dahi bu detaylı bilgiler
karşısında şaşırabiliyor. Çünkü sunularda o kurumun daha
verimli hale getirilmesi için öneri paketleri de
sunuluyor. Kurum yetkilisi sunulan teklif ve projeler
sonucu, kendi kurumunu daha verimli hale getirmek için bu
tür tekliflere sıcak bakmak zorunda kalıyor ve
üniversiteden gelen heyet ile pazarlık masasına oturuyor.
Gelişmiş ülke üniversitelerinin büyük bir
bölümünün, aldıkları projeler ve öğrencilerden alınan
yüksek harçlar ile gelişmelerini sürdürdüklerini
görüyoruz. Bizdeki gibi akademik unvanları aldıktan sonra
genelde atıl duran öğretim üyesi profiline rastlamak
mümkün değil. Zaten öğretim üyeleri aldıkları projeler ve
verdikleri dersleri seçen öğrencilerin sayısının çokluğuna
bağlı olarak bir üniversitede çalışma imkanı bulabiliyor.
Durum böyle olunca da her öğretim elemanı proje peşine
düşüyor ve aldıkları projeleri başarı ile bitirmek zorunda
kalıyor.
Yeni YÖK yasası çıkarılırken, öğretim
üyelerini çalışmaya zorlayacak önlemleri de beraberinde
getirmesi gerekir. Eğer öğretim üyesi işini kaybedeceği
endişesini taşırsa, var gücü ile çalışarak kendisini
projeler üretmeye zorlayacaktır. Aksi takdirde şimdi
olduğu gibi üniversiteler, ülkemizde her zaman sanayinin
gerisinde kalmaya mahkum olacaktır.