Bir şehrin yerlisi

'Şehirler insanların tarih içinde varettiği yerleşim kümeleridir. Ancak tarihle birlikte kimlik kazanırlar. Dolayısıyla insandan bağımsızlaştığı ölçüde yaradılışın bir yansımasıdır, yani yaradanın yansımalarından biridir. Bu bakış açısıyla, şehirlere bakma eğiliminde olan biri için mistisizmin en koyu haliyle bulunduğu şehirlerin diğerlerine oranla daha özel yerler olması gerekir.'

Bu cümleler Cengiz Çandar'la Kudüs üzerine yapılmış bir konuşmadan (Binyıl Pazar, 1 Ekim 2000) alındı. Görev icabı Kudüs'ü sık sık ziyaret eden yazarın, bütün dinler nezdinde kutsal bir yeri olan Kudüs için söyledikleri gerçekten üzerinde durulmağa değer. Hele bugünlerde daha çok değer.

İnsanın doğup büyüdüğü, ekmeğini yediği, suyunu içtiği yerin o kişi üzerinde hayatı boyunca unutamayacağı anıları vardır. Küçük yaşlarda gayri ihtiyarî elde edilen bu kazanımlar, kişinin sonraki yıllarında hayatının her safhasında ister istemez kalıcı izler bırakacaktır. Bu izler ister geri dönülmek istenilen özlem dolu yıllar olsun, isterse devamlı kaçmak istediğimiz ıztırablı bir geçmiş. Yaşadığımız yer -şehir de olabilir belki ülke de- yüzlerce yıl bizden öncekilere beşiklik etmişse, "yaradanın yansımaları" kendiliğinden meydana gelmiştir demektir.

Şair, hikâyeci ve aynı zamanda deneme yazarı olan Metin Önal Mengüşoğlu'nun Harput Şehrengizi'ni (Beyan Yayınları, İstanbul 2000) okurken insan üzerinde etki bırakan bir şehrin ruhunu daha iyi anlıyorsunuz. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'de geçen "Her şehrin toprağının hususiyetlerinden gelen bir yüzü vardır ki garip bir şekilde orada geçen zamana hükmeder ve çok defa nesillerin hayatında psikolojik bir âmil vazifesi görür" tesbitini bir yazısının başına aldıktan sonra şöyle der Mengüşoğlu: "Şehir ve insan münasebeti toplumbilimcileri, düşünürleri her dönemde uzun boylu meşgul etmiştir. Evvela bütün önemli şehirler büyük yerleşim merkezleri bize kadim yüzleriyle gülümserler. Onlar ki milattan öncelerden beri değişip duran insanlara kucak açmış, orada bulunan, arzına basan herkesi dinine, diline, kavmine, rengine bakmaksızın barındırmıştır. Allah'ın hikmeti gereği toplumsal bir yaratık olan insan hemcinsleriyle bir arada yaşamaya mecburdur. Yalnızlık Allah'a mahsustur. İnsan yalnızlığa uzun süre sabredemez, dayanamaz. Öyleyse bir toplumun üyesi, bir milletin ehli olmak insanî tabiatın bir gereğidir."

Bir yere bağlı olmak, kendini bir yerli hissetmek, bir şehrin yerlisi olmak duyarlı bir kişi için, sanatçı için daha çok geçerlidir kuşkusuz. Her sanatçının çocukluk yılları, küçük yaşlarda gördüğü ve yaşadığı şeyler eserine belli ölçülerde somut olarak mutlaka yansımıştır. Çocukluğun diri ve meraklı zihni, yaşanılan olayın kendisi ile yaşanılan yer arasında kopmaz bağlar kurar. Öyle ki bu bağlar zamanla onu hayata bağlayan kopmaz bir ip olarak karşımıza çıkar ve ona tutunmaya çalışır. Metin Önal Mengüşoğlu için Harput işte böyle bir şehirdir. Anadolu'nun orta yerinde bulunan Harput bilindiği gibi bugünkü Elazığ'ın eski adıdır. Geçmişi ve geleneği olan şehirlerimizden biridir. Coğrafî özelliği bakımından ırkların harman olduğu bir bölgedir. Her milletten insanlar yaşamıştır. Bir asır öncesinde Amerikan Koleji, Fransız Koleji ve Alman Mektebi'nin açılması şehrin bu heterojenliğini göstermesi bakımından enteresandır.

Harput'un kendine has zengin bir tarihî geçmişi, kültürü vardır. Bu kültür yüzyılların imbiğinden adeta damıtılarak gelmiştir. Yazarın belirttiğine göre Harput bir dönem Doğu ve Güneydoğu'da adeta Anadolu'nun 'İstanbul'u işlevini görmüştür. Yazarın çocukluk yıllarında da Elaziz'e Doğu'nun 'Paris'i denirmiş. Şu tesbit de önemli: "Harput'un her dönemdeki yerli ahalisi muharip kimliği öne çıkmayan bir ahaliydi." Beyan Yayınları'nın bu kitabı şehirlerimizin kimliğini ön plana çıkarması bakımından önemlidir. Bunun arkası mutlaka gelmeli ve en azından şu şehirler ele alınmalıdır: Diyarbakır, Maraş, Adana, Urfa, Erzurum, Malatya, Konya vs.