Aziz Şehir Elazığ'a Hoş Geldiniz

"Gül, Güldür, Düşündür"

Kitap Ana Sayfa Önsöz Sonsöz 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm
  Gül - şiir  Düş - şiir   Bıçağı Bırak, Kalemi Al  Herşey Helal Sana Elazığ Kelmahmut
Karışık Olaylar - 18 olay anlatımı

 

“Gül, Güldür, Düşündür...


“Kim büyük düşünceler için yaşıyorsa,
kendisini unutmalıdır.”
Anselmus


ÇAY ÇEŞMESİ

             2001 yılı 10 Nisan Polis Bayramı’nda geçici görevle Kocaeli Emniyet Müdürlüğü’ne atanmıştım. Ertesi gün, 11 Nisan 2001 sabahı ise tanıdıklarla vedalaşmaya dahi fırsat bulamadan Elazığ’dan ayrılmıştım.

Yaklaşık bir ay kadar sonra, Tayin Kararnamesi yayınlandı ve tekrar Elazığ’a bu kez ilişik kesmek için gittim. Tanıdıklarla ayak üstü Allahaısmarladık diyerek vedalaşırken,  İzzetpaşa Camisi’nin alt kısmındaki kuyumculardan Aydın Gülaçtı’ya uğradım. Aydın Bey benden ısrarla çay içmemi istedi. Ancak vaktimin olmadığını söyleyerek içmem dediysem de çok ısrar etti. Bu ısrar üzerine çay içmeye niyetlendim ancak saatime baktığımda öğlen 12.00’yi gösteriyordu ve tam 12.00’de bir başka yerde randevum vardı. Günlerden Cumartesiydi. Hemen aklıma bir fikir geldi ve Aydın Gülaçtı’ya söyledim.

- Bak, bugün Cumartesi, saat de 12.00. Sen en iyisi her Cumartesi saat 12.00’de dükkanının önünden geçen bir Elazığlı’yı çevir ve benim adıma bir çay ısmarla olmaz mı? dediğimde hiç düşünmeden memnuniyetle kabul etti.

            Her Cumartesi saat 12.00’de Aydın Gülaçtı, kuyumcu dükkanının önünden geçen bir kişiyi buluyor, Feyzullah Arslan’dan bir çay içiriyor ve içen kişiye de bunun nedenini açıklıyor.  Daha sonra da bana telefon açarak “Bak müdürüm, çayı filanca kişi içiyor” diyerek beni de bilgilendiriyor.

Zaten Aydın Gülaçtı’nın babasının isteği de bir sebil (hayrat çeşmesi) yaptırmakmış. İşte size çay çeşmesi... Çayı içenlerden birisi telefonla beni arayarak “Müdürüm çok şey gördüm de böylesini görmemiştim, seni kutlarım” demişti.


“Bir baba yüz çocuğa bakar da,

                                          yüz çocuk bir babaya bakamaz.”
Gabriele D’annunzio

ŞIRA MEYDANI

            Elazığ’da eski Vilayet binası, şimdiki Merkez (Şehit M.Ali Çakır) Polis Karakolu’nun alt tarafında bulunan çarşıya Eski Çarşı - Şıra Meydanı diyorlar. Bu alışveriş merkezlerinin sahipleri şimdi yaşlanmış, çocukları aynı işlerini devam ettiriyor. Babaları da ara sıra dükkana geliyorlar. Ancak evlatları da babalarının dükkanda çok oturmasını istemiyor ve bir an önce gitmelerini istiyorlar.

“Baba evlada bir bağ bağışlamış, evlat babaya bir salkım üzüm vermemiş” atasözünü hatırlatan bu sıkıntıyı, Alaaddin Güler isimli esnaf tanıdığıma yaptığım ziyaretler ve esnaflarla yaptığım sohbetler esnasında görüyor ve biliyordum. İşte bu nedenle bu emektar ve evlatlarına hazır işyeri bırakmış, ama bu işyerinde kendisine yer bulamayan babalar için bir iyilik yapmak istedim. Emniyetin eski Meydan Karakolu’nun olduğu Şıra Meydanı’ndaki binanın üst katını bu eski emektar esnafların gelip sohbet edebilecekleri, çay içebilecekleri ve vakit geçirebilecekleri bir yer haline getirip; “Şehit, Gazi ve Malüller Lokali” yaptık. 10 Nisan 2001 tarihinde de Sayın Valimiz Osman Aydın ve diğer erkanla lokalin açılışını yaptık.

Artık bu emektar esnaflar, oğullarının çalıştırdığı kendi dükkanlarına gidemeseler de; bu lokale gelme bahanesiyle dükkanlarına uğruyor, dükkanlarında istenmediklerini belli etmeden Emniyetin hazırladığı lokale gelip rahat rahat oturuyor, akranları ile domino, pişti veya tavla oynayıp çay içebiliyorlardı. Hele bir de içerisinde gençliklerinde yaptıkları yaramazlıklar dolayısıyla girdikleri nezaretlerin bulunduğu, başkomiser ve polislerden azar işittikleri Meydan Karakolu’nda rahat rahat, gerine gerine oturduklarını düşündükleri zaman çok mutlu oluyorlardı.

            Dünya böyle işte; gün gelir kızdığını sever, gün olur sevdiğine kızarsın. Gitmek istemediğin yere gider, gitmek istediğin yere de gidemezsin. Yine de sağlık olsun.


 “Gönül isterse bin türlü yol bulunur,
istemese bin türlü bahane ile vazgeçilir.”

Borneo Atasözü

SANAYİ KARAKOLU

            1986 yılı Nisan ayında Şanlıurfa’dan Aksaray Emniyet Amirliği’ne atandığımda, göreve başlamak üzere Niğde’ye gittim. O zamanlar Aksaray Niğde’nin ilçesi idi.

            Niğde İl Emniyet Müdürü Vedat Demir Bey’i ziyaret ettikten sonra Müdür Bey’le birlikte Rahmetli Vali Ünal Özgödek Beyefendi’yi ziyarete gittik. Vali Bey, gerekli tavsiyelerde bulunduktan sonra özellikle iki şeyin üzerinde durdu.

            “Anayol üzerinde Ağaçlı ve Özeller tesisleri var. Onların ikisi birbiriyle çekişmektedir. Sakın birisiyle samimi olma, ikisiyle de samimi ol, ikisine de eşit davran. Aksi takdirde zorda kalır ve bizi de zorda bırakırsın. İkinci bir konu da Sanayi’nin olduğu yere en kısa zamanda bir karakol açalım.” dedi. Ben de “Emredersiniz” diyerek yanından ayrıldım.

            Aksaray’da göreve başlar başlamaz Sayın Valimiz ve Emniyet Müdürümüzün verdikleri talimatları ilçenin durumunu da göz önünde bulundurarak uygulamaya çalıştım.

            Sanayi karakolu için bina ararken, Bölge Trafik İstasyon Amirliği’nin yanında, anayolun kenarında bulunan “Aksaray Suni Tohumlama İstasyonu” binası dikkatimi çekti. Hem sanayinin yanı başı, hem de E-5 Ankara-Adana yolunun kenarındaydı. Karakol olmaya çok uygun, tek katlı, müstakil, bahçeli bir bina idi. Mülkiyeti de Özel İdare’ye yani Valiliğe aitti. Tahsisi kolaydı.

            Her şeyin ötesinde anayoldan geçenlerin ineklerin boğaya çekildiklerini görmeleri, boğaların da otobüs gürültüsü ve korna sesinden ürkmeleri önlenmeliydi. Daha sansürsüz bir söyleyiş tarzıyla, suni tohumlama istasyonunun taşınması gerekiyordu.

            Vilayet Makamı’na konuyu ilettiğimde memnuniyetle derhal kabul edildi. Sanayi esnafının da desteği ile 15 günlük bir süre içerisinde karakolu modern bir şekilde düzenledik. Sayın Vali ve Emniyet Müdürü’nün de katıldığı bir törenle karakolu hizmete açtık. Açılış konuşmasında, “Artık bu binada boğalarla inekler çiftleşmeyecek, Ankara’dan Adana’ya gidip gelenler de bu adab-ı muaşerete aykırı hareketi görmekten kurtulacaklar.” dediğimde herkes kahkahaya boğulmuştu.

            Karakolun girişindeki duvarında ise, binanın önceki hali ve işlevini gösteren fotoğraflarla yeni halini gösteren fotoğraflar iki ayrı tablo olarak asılmış ve “Böyleydi, Böyle Oldu” diye yazılmıştı.

Tarihten dokuz ay sonra benim şube müdürlüğüne terfiim geldi ve Muğla Siyasi Şube Müdürlüğüne tayinim çıktı. Benden 5-6 ay sonra da Aksaray İlçesi vilayet oldu.

            Sonradan duyduğuma göre de, atanan İl Emniyet Müdürü’nün ilk işi duvardaki o tabloları indirmek olmuş ve fotoğrafların duvara asılmasına sitem etmiş. Ancak bir yıl sonra aynı Müdür o karakolun yerine Polisevi yapılması teklifini yapmış. Şimdi o karakolun yerinde Aksaray Polisevi binası var. Demek ki her şey niyete ve isteğe bağlı. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur. İneklerin, boğaların devlet karayolu kenarında cilveleşmelerinin trafik kazalarına sebep olacağını da bilmek lazım. Son söz; bakmak başka, görmek başka, görenlerin çok olması, yanlışların düzeltilmesi dileğiyle...


“Az anlamak ters anlamaktan iyidir.”
Stefan Sweig

BİZİM BÖLGE DEĞİL

Ülkemizde sayısı ve hızı artan araçlar, yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası olurken, diğer taraftan da birçok insanın yaşamına son vermekte, onları sakatlamakta ya da maddi zararlara neden olmaktadır. Trafik kazaları, dünyanın temel, Türkiye'nin ise en başta gelen ve çözümü zor sorunlarından biri olduğu için, incelenmesi ve çözüm yolları bulunması gereken en büyük problemlerinden birisidir.

Yaklaşık 8 milyon taşıt bulunan ülkemizde, her yıl 100 bin dolayında trafik kazası meydana gelmektedir. 1997 yılında yaklaşık 400 bin kazada 5.200 kişi ölmüş, 106 bin vatandaşımız da yaralanmıştır. Sadece 1999 yılı Ramazan ve Kurban Bayramı süresince 300 kadar insanımız kazalarda yaşamını yitirmiştir.

Resmi istatistiklere göre, kazalardaki sürücü hata payının %90 olması, suçun ya da hatanın kaynağını açıkça ortaya koymakta ve sorunun çözümü için nereye bakılması gerektiğine işaret etmektedir. Demek ki, kazaların büyük çoğunluğu, direksiyon başına oturan kişinin trafik kurallarını başkalarının uyması gereken düzenlemeler olarak görmesinden ve kendisini bu gerçeğin dışında saymasından kaynaklanmaktadır.

Trafikte insan hatalarına iyi bir örnek olması düşüncesiyle, yaşadığım komik bir anımı anlatarak trafik konusunda hala nerede olduğumuza dikkatinizi çekmek istiyorum.

Elazığ'a İl Emniyet Müdürü olarak atandıktan sonra, ilçe ziyaretleri programları çerçevesinde bir gün Keban İlçesi'ne gittim. Burada bulunan Emniyet Amirliği'ne uğradıktan sonra Emniyet Amir Vekili Başkomiser'i de yanıma alarak birlikte İlçeyi gezmeye başladık.

Keban Barajı'nı gezdikten sonra Fırat Nehri üzerinde bulunan köprüden karşıya geçerken, köprü üzerinde sağlı sollu bir çok ineğin yatmakta olduğunu gördüm ve merak edip tamamen iyi niyetle Başkomiser'e dönerek: "Bu inekler niye burada?" dedim. Başkomiser ise bana: "Efendim, burası bizim bölge değil, jandarma bölgesi" diye cevap verdi. Ben Başkomiser'in yanlış anladığını düşünerek, sadece merak ettiğim için sorduğumu söyledim. İneklerin serinlemek için köprünün her iki tarafına yattıklarını öğrendim.

Şimdi oturup hep birlikte düşünelim: İnekler bile yolun kenarına park ediyorlar. Ya trafiğin en sıkışık durumlarında bile, başkalarının haklarına aldırış etmeksizin yolun ortasına veya park yasağı levhasının altına, kavşak içine park eden ve inekler kadar sağ duyulu olmayan insanlarımıza ne demeli...


“Herkeste üstün zeka olur, ama
bu sadece birkaç dakika sürer.”

                       Henry Fielding

EŞEKLER ANIRIYOR, TURİSTLER RAHATSIZ OLUYOR

1993-94 yıllarında Fethiye Emniyet Müdürlüğü ve Kaymakam Vekilliği yaptığım dönemde, Kabakçı Köyü civarındaki bir otelin bayan sahibi, bir dilekçe ile yanıma gelerek otelin civarındaki eşeklerin sık sık anırdığını ve bundan turistlerin rahatsız olduğunu bildirerek konunun önlenmesini istedi. Ben de gayet doğal olarak dilekçeyi Emniyet Müdürlüğü Merkez Karakol Amirliği’ne havale ettim.

Karakol, PTT Karşısı alt katta, İlçe Emniyet Müdürlüğü makamı da üst kattaydı. Bayan, dilekçeyi götürdükten 5 dakika sonra Karakol Amiri Başkomiser bana telefon açarak:

-Müdürüm, bir dilekçe havale etmişsiniz, eğer bana kızmaz ve müsaitseniz sizinle görüşmek istiyorum, dedi. Ben de tamam gel dedim.

Hemen telaşla gelen Başkomiser: “Müdürüm, çok özür diliyorum, 50 yaşından sonra eşeklerle mi uğraşacağım? Hem eşekler benim sözümü dinler mi? Bıktım bu kadından, Kabakçı Köyü’nün eşeklerine çoban mı olacağım ben?” diye serzenişte bulundu. Ben de ikaz ve ikna ederek eşek sahiplerine tebligat yapmasını, eşeklerine sahip olmalarını istemesini  söyledim.

Başkomiser cevapladı: “Müdürüm kızmazsanız ben ona kesin bir çözüm bulacağım, müsaade eder misiniz?” diye bana sordu. Ben de “Neymiş bakalım çözüm?” diye sordum. Başkomiser: “Müdürüm, bayana diyeceğim ki, küçük bir yuvarlak bidon al, 2 kg. zeytinyağı al, bir de boya fırçası al. Bidona koyduğun zeytinyağını fırça ile eşeklerin kıçına sür. Eşek anıracağı zaman kıçını sıkamaz, dolayısıyla nefesi ağzından değil kıçından çıkar ve anıramaz, turistler de rahatsız olmaz. İşte ona kesin çözüm, ne olur bana müsaade edin, ben bu formülü önereyim” dedi. Ben de başkomiseri rahatlatmak amacıyla kerhen “olur” dedim.

Biraz sonra otel sahibi şikayetçi bayan “Terbiyesiz, ahlaksız, bana ne diyor” diye bağırarak odama girdiğinde, başkomiserin gerçekten de bana anlattıklarını aynen bayana aktardığını anladım.


“Polis, darda ve zorda olanların imdadına yetişir.
Feyzullah Arslan

 GELECEĞİNİ BİLİYORDUM

Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içerisinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar.

-Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..

Delirdin mi? Der gibi baktı Teğmen..

-Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın...Asker ısrar etti ve Teğmen “Peki” dedi... “git o zaman...”

            İnanılması güç bir mucize, Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü... Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:

-Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez demiştim. Bu zaten ölmüş.

-Değdi teğmenim, dedi asker.

-Nasıl değdi? Dedi Teğmen... Bu adam ölmüş görmüyor musun?

-Gene de değdi komutanım... Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağ idi. Onun son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:

-GELECEĞİNİ BİLİYORDUM! Demişti arkadaşı.... GELECEĞİNİ BİLİYORDUM.

SİZ DE BİZİM GELECEĞİMİZİ BİLMELİSİNİZ 

 Polis Vatandaş Elele, 2000’li Yıllarda

Kocaeli’de Daha Huzurlu Günlere...

            Kocaeli’de görev yaptığım dönemde, Kocaeli Fuarı’nda açmış olduğumuz Emniyet Müdürlüğü Standı’nda bu broşürü dağıtmıştık. Vatandaşlarımızın çok etkilendiklerini gördüm. Hatta bir vatandaş fuarda beni çevirerek “Müdürüm, bu broşürü okuduğumda tüylerim diken diken oldu, siz polisleri çok seviyoruz, geleceğinize de inanıyoruz” derken ağlıyordu.


HEPSİNİ SEN Mİ YAZDIN?

Kardeşim Hamit’in 7 yaşındaki oğlu Tufan, beni evlerinin deposuna “Polisin Hatıra Defterinden” isimli kitabımdan 500 adedini koyarken gördü ve sordu:

-Amca, bunlar ne?

-Benim yazdığım kitap, diye cevap verdiğimde,

-Anaaaa, amca bunların hepsini sen mi yazdın? diye hayretle sordu.

Çocuk sanmış ki, her kitapta her sayfayı tek tek yazdım.


MÜBAŞİR Mİ MÜŞAVİR Mİ?

2002 yılı yazında bir gün sekretere, “Hakim Şahin Kurt Bey’i bağla” dedim. Bir müddet sonra sekreter, Şahin Bey’in yerinde olmadığını, telefonda hakimin müşaviri olduğunu bildirerek görüşüp görüşmeyeceğimi sordu. Ben tekrar “telefonda kim var?” diye sorduğumda “müşavir” deyince, ne zamandan beri hakimin müşaviri var diye sormaktan kendimi alamadım. Ancak Türkiye’de o kadar çok müşavir var ki, sekreter de haklıydı.


KÖYÜN ÇOBANI

Bizim köylü (Yeni Bektaşlı) bir çoban, Gürün’lü bir sürü sahibiyle sürüsünü otlatmak için anlaşmış. Ancak bir ay bu işe devam ettiği halde bir türlü karnı doymamış. Çünkü çoban, bizim köydeki sürü sahiplerinin hazırladığı, içerisinde “kavurma, peynir, tereyağı, yağlı ekmek (omaç), yumurta vb.” hayvansal gıda olan azıklara alışıktır. Gürün’de ise hayvansal gıda az olduğundan, azığını “domates, salatalık, kayısı, biber, kak, dut kurusu vb.” şeylerden hazırlamışlar.

Çoban bu tür yiyeceklere alışık olmadığı ve de sevmediği için haliyle doymamış. Utandığı için de gerçeği söyleyememiş ve bir gün “ben çobanlığı bırakıyorum” demiş sürü sahibine. Sürü sahibi: “Neden bırakıyorsun arkadaş, paranı mı vermedik, azığında domates mi vermedik, salatalık mı vermedik, soğan mı vermedik, dut mu vermedik?” diye sıralarken çoban sürü sahibinin lafının ortasına atlamış ve: “Bak hele bak şu utanmaza, hiç ekmekle kavurmanın, omaçın yanına yaklaşıyor mu? Arlanmaz herif” demiş.


BEŞ VAKİT NAMAZINDA

            Elazığ Maden İlçesi’nde görev yapan imamın il merkezine gelmesi için Elazığ Milletvekili Rahmetli Ali Rıza Septioğlu, Vali’ye ve Müftü’ye ricada bulunur. Tayinin yapılmasını isterken bu imam iyi bir adam, beş vakit namazında niyazında der. Vali ile Müftü birlikteyken Vali gülerek şu cevabı verir: “Değerli Vekilim, elbette beş vakit namazında niyazında olacak, onun görevi o” der.


OTEL KEMAL

               Kemal Otel sahibi Erol Kaya ile birgün yemekte iken Ankara’dan arkadaşlar gelmişti. Erol Bey’i tanıştırırken bizden diye tanıştırdım. Meğerse Erol Bey’i istihbaratçı sanmışlar. Bir müddet sonra Erol Bey’in adı oldu Mitçi Erol, silmek için ne uğraştık.


ABANA/GÜNGÖREN KÖYÜ 

            07.07.2002 günü, Abana-Güngören Köyü’nde kayınpederim Mehmet Aydın, misafirler Recep Demir, Durak Doğan, Burhan Özdemir, Hayrettin Özdemir ve M. Ali Akkuş ile gezerken, Abana’ya inmek üzere yola çıktığımızda kayınpederim dönüşte Avra Yolu’ndan gitmemizi istedi.

            O yola döndüğümüzde kayınpederim Mehmet Aydın, bir akrabasının Hamza Köyü’ne cami yaptırdığını ve caminin bahçesinde de meyve ağaçları olduğunu, hem camiyi gezeceğimizi hem de kayısı, erik, dut yiyebileceğimizi söyledi. Belirttiği yol üzerindeki camiye gittiğimizde çok güzel bir cami olduğunu gördük. Bahçesindeki meyveleri yemeye başlamıştık ki, Durak ve Burhan “dikkat” diyerek caminin giriş kapısındaki levhayı gösterdiler. Levhada aynen şöyle yazıyordu: “HAMZA KÖYÜ OYARLAR CAMİİ” Yani bu demektir ki imamdan izinsiz bahçedeki meyveler yenilmez.


KÖZLENMİŞ PATATESLER

            Elazığ İl Emniyet Müdürlüğü yaptığım dönemde Kapalı Çarşı içerisinde bir yangın çıkmıştı ve olay yerini incelemeye gittiğimizde yangın mahallinde yapılacak işlemlerle ilgili gerekli talimatları vererek olay yerinden ayrıldık.

Ertesi gün Vali, Belediye Başkanı ve diğer yetkililer ile yangın yerini incelemeye gittiğimizde, bir dükkan içerisinde 10 kilograma yakın pişmiş, ateşte közlenmiş patates gördüm ve yangının dükkan sahipleri tarafından patates közlerken çıkarılmış olabileceğini düşündüm. Bu fikrimi sormak istedim, ancak öncelikle o dükkanda ne iş yapıldığını sormak daha mantıklı geldi. Meğerse o dükkanda gıda maddeleri satılıyormuş ve közlenen patatesler de çuvalda satılmak için bekliyorlarmış. Çuval yanmış ve patatesler de pişmiş...

Bu olay akabinde aklıma ilk gelen fikir nedeniyle kendi kendime çok gülmüştüm.