Aziz Şehir Elazığ'a Hoş Geldiniz

"Gül, Güldür, Düşündür"

Kitap Ana Sayfa Önsöz Sonsöz 1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm 4. Bölüm 5. Bölüm 6. Bölüm
  Gül - şiir  Düş - şiir   Bıçağı Bırak, Kalemi Al  Herşey Helal Sana Elazığ Kelmahmut
Karışık Olaylar - 18 olay anlatımı

 

“Gül, Güldür, Düşündür”.


 “En iyi eğitimimi babamdan aldım.”
Woodrow Wilson


POLİS ÇOCUĞU NÖBETİ

             Oğlum Alp Baran 6 yaşındayken, Fethiye Yunus Nadi İlkokulu birinci sınıfa gidiyordu. Bir gün okula giderken annesinden oyuncak tüfeğini istemiş. Annesi ise “Oğlum okulda oyuncak tüfeği ne yapacaksın?” diye sormuş. Baran, “Anne, bugün okulda sınıfın kapısında nöbet tutacağım, sıra bana geldi” demiş. Annesi şaşırmış “Oğlum okulda tüfekle nöbet tutulur mu?” diye sormuş. Alp Baran da “Anne, sınıfımıza diğer sınıflardan çocuklar giriyor, kalemimizi, silgimizi alıyorlar, onun için öğretmenimiz söyledi, biz de her gün birimiz sınıfımızın kapısında nöbet tutacağız” demiş.

Bunun üzerine eşim Emine o gün okula giderek öğretmenden işin aslını öğrenmiş. Meğerse diğer sınıflardaki öğrenciler teneffüslerde bunların kalem ve silgilerini alıp okulun bahçesindeki kum yığınının içine gömüyorlarmış. Bundan dolayı da öğretmen her gün bir öğrenciden sınıf kapısında bekleyip nöbet tutmalarını istemiş. Alp Baran da polis çocuğu ya, nöbetin silahla tutulacağını sanmış. Kırat’ın yanında duran ya huyundan ya suyundan derler ya... Baran da huydan kapmış olacak. Ne de olsa tüm polisler nöbeti MP-5 tüfekle tutuyor.


“Suçlunun beraat etmesi, suçsuzun
mahkum olmasından iyidir.”
Fransız Atasözü

EŞİME ORTA SİCİL

            Eşim de Emniyet Teşkilatında sivil (GİH) memur olarak görevliydi. İl merkezinde eşimle aynı yerde çalışmak, sicil yönetmeliği çerçevesinde problem değildi. Ancak ilçelerde sorun oluyordu. Fethiye Emniyet Müdürlüğü’ne atandığımda eşimi Fethiye’ye atamak istememişlerdi. Gerekçesi de “Eşine iyi sicil verirsin” idi. Oysa ki eşim, ben Aksaray Emniyet Amiri iken de yanımda idi ve sorun olmamıştı. Bunu atama makamına hatırlatıp “Aksaray’da doldurduğum sicillere bakın, ona göre karar verin” dediğimde sicilleri kontrol ettiler ve eşimi daha sonra Fethiye’ye atadılar. Ancak bana da sormadan edemediler: “Gerçekten senin eşin sicilini doldurduğun gibi mi? Herkese pekiyi vermiş, eşine ise zar zor iyi sicil vermişsin.” diye. Ben de hak ettiği sicili verseydim siz benim emrime vermezdiniz, onun için düşük sicil verdim dedim.

            İstanbul Polis Moral Eğitim Merkezi’ne atandığımda da bu nedenle hiç sorun olmadan eşim yanıma, benim emrime tayin oldu. Ancak ne yazık ki, beş yıl üst üste sicili pekiyi olanlar bir kademe aldığında benim eşime kademe gelmedi ve benim sicillerini pekiyi olarak vermediğimi anladı. Bu yüzden 20 yılı doldurur doldurmaz emekli oldu. “Artık sana müdürüm demeyeceğim” diye, bir de sitem etti. Evdeki sicillerini iyi verdim dememe rağmen eşimi ikna edemedim. Aslında olan yine çocuklara ve bize oldu. Eğer eşimin sicilini iyi verseydim, birinci dereceden emekli olacaktı ve ek göstergeyi de fazla alacaktı. Ama maalesef ikinci derecenin üçüncü kademesinden emekli oldu. Emekli ikramiyesinden ve emekli maaşından oldukça kaybımız oldu, hala da oluyor. Atalarımız ne demiş: “Keskin sirke küpüne zarar verir.” Şimdiki aklım olsaydı, geçmişte yaptığım yanlışları yapmazdım ve eşime gerçekten hak ettiği sicili verirdim.   


“Toplumun düzenini sağlamak için
kanunların herkese aynı şekilde
uygulanması sağlanmalıdır.”
Demosthenes

YANLIŞ HABER İŞE YARADI

2001 yılı Nisan ayında Kocaeli Emniyet Müdürlüğü görevine atandığımda hayırlı olsun amaçlı oldukça fazla ziyaretçi geliyordu. Gelen ziyaretçiler hep guruplar halinde ve yanlarında fotoğrafçı ile basın mensuplarını da getiriyorlardı.

            Bir gurup partili ziyaretçi ile sohbetimiz sırasında Kocaeli İl Başkanı olan bir arkadaş, “Müdürüm cep telefonunuzu alabilir miyim, ara sıra gece geç vakitlerde aramak zorunda kalabiliyoruz” dedi. Ben de gayet iyi niyetle “Neden geç vakit aramak zorunda kalıyorsunuz?” diye sordum. İl Başkanı “Müdürüm, Karakola düşenler, trafiğe yakalananlar oluyor, onlarla ilgili aramak zorunda kalıyoruz” diye yanıtladı. Bunun üzerine ben gayet iyi niyetle “Sayın başkan, karakola düşen ve trafiğe yakalananlarla ilgili beni aramana gerek yok, ben gereğini yaparım, senin aramana da gerek kalmaz. Zaten senin araman sanık lehine bir fark getirmez. Biz zaten insan haklarına saygılı davranmak zorundayız. Ancak benim memurum kötü davrandığında elbette arayabilirsin ancak ben zaten ona fırsat vermem” dedim. Bu sözlerime başkanın alındığını hissettim, durumu düzeltmek istediysem de düzeltemedim.

Ertesi gün gazetelerde baş manşet şöyleydi: “Emniyet Müdürü artık siyasetçilere gerek yok dedi.” Ve altında konu ile ilgili açıklama... Gazetede yazılanlarla benim anlatmaya çalıştığım konunun uzaktan yakından alakası olmamasına rağmen konu çok tutmuş ve vatandaşların %90’ı buna memnuniyetini bildirmişti. Demek ki istenen de buydu.  


    “Taşı küpe vursan da, küpü taşa

      vursan da, sonuçta küp kırılır.”

               Yugoslav Atasözü

ARILARLA YOLCULUK

 1972 yılında Polis Koleji ikinci sınıf öğrencisi iken, Beden Eğitimi hocamız Suphi Varer Bey, herkesin bir spor dalı ile ilgilenmesini istiyordu. Ben de boks ve halterle ilgilenmeye başladım. Ancak antrenman günleri Cumartesi ve Pazar olduğu için, çarşı iznine çıkamadığımdan ötürü bir süre sonra her iki sporu da bıraktım. Buna kızan hocamız da yıl sonunda beni bütünlemeye bıraktı. Bütün derslerim çok iyi olmasına rağmen beden eğitiminden bütünlemeye kaldım.

Eylül ayı gelip çattığında memleketim olan Sivas Gürün’ün Yeni Bektaşlı Köyü’nden Ankara’ya gelmem gerekiyordu. Ancak babam M.Rıza Arslan’ı bir türlü bütünlemeye kaldığıma inandıramıyordum. “Sen bütünlemeye kalmazsın” diyor da başka bir şey demiyordu.

Sınava bir gün kala zar zor babamı ikna ettikten sonra arkadaşım  Emir Yıldırım’la  birlikte Ankara’ya gitmek üzere yola çıktık. Yazyurdu Bucağı’na kadar 5 km’lik yolu yaya yürüdükten sonra Kayseri’ye gitmek için araç beklerken gelen bir kamyonu durdurduk ve kamyon şoföründen rica ederek Kayseri’ye kadar geldik. Kayseri’de inip tekrar Ankara otobüsüne binecektik. Ancak kamyondan indiğimiz anda Emir ile benim kafamıza arılar üşüştü. Kendimizi zor kurtardık. Birkaç dakika içerisinde arılar yüzümüzü gözümüzü şişirmişlerdi. Meğerse kamyonda arı kovanları yüklü imiş. Yaylaya giden Muğlalı arıcı, tekrar Muğla’ya dönüyormuş.

            Ankara’ya geldiğimizde yüzüm tamamen şişti. Sınavda hoca sebebini sorduğunda yaşadığım şeyleri aynen anlattım. Tabii ki hocam da beni bütünlemeye bıraktığına çok üzüldü. Demek ki boksu bırakmasaydım yüzümü yumruklar şişirecekti. Yumrukların şişiremediği yüzümü arılar şişirdi. Her şey olacağına varıyor. Ancak arı kamyonunda yolculuk yapmak da herhalde akıllı işi değil.


“Gençlik, şarapsız sarhoşluktur.”
Goethe

GÜRÜLTÜCÜ KOMİSERLER

             1976 Temmuzunda Polis Enstitüsü’nü bitirip kura ile Çanakkale İli’ne Komiser Yardımcısı olarak atandım ve 15 Temmuz’da da Çanakkale’ye giderek göreve başladım.

Zamanın Emniyet Müdürü Alparslan Bilginer, Müdür Yardımcısı Alparslan Arslan,  Personel Şube Şefi ise okuldayken bizim sınav komiserimiz olan Başkomiser Zeki Urgancıoğlu idi. Zeki Başkomiserimizi okuldan tanıdığımız için dönem arkadaşım İrfan’la birlikte kendisini ziyaret etmek için odasına gittik. Zeki Başkomiser, bizden gerekli bilgileri aldıktan sonra bana hitaben “Yahu kardeşim, Çanakkale’yi Arslan’lar istila etti. Alparslan Bilginer, Alparslan Arslan, Feyzullah Arslan, nedir bu Arslan bolluğu?” diye bir de serzenişte bulundu. Daha sonra yanına çıktığımız İl Emniyet Müdürü beni Merkez Karakol Amirliği’nde, İrfan Banaz’ı da Hastahane Bayırı Karakol Amirliği’nde görevlendirdi.

            İrfan ve ben bekar olduğumuzdan dolayı, geceleri evde oturmak yerine daha ziyade İrfan’ın karakolunda biraraya geliyorduk. Ancak birkaç gün sonra Emniyet Müdürü yazılı bir emirle benim Hastahane Bayırı Karakolu’na gitmemi yasakladı. Sebebini araştırdığımda İl Emniyet Müdürü’nün lojmanının Hastahane Bayırı Karakolunun üst katında olduğunu öğrendim. Biz İrfan’la biraraya geldiğimizde geceleri ikiye üçe kadar gürültülü konuşuyormuşuz ve Emniyet Müdürü ile çocukları gürültüden uyuyamıyorlarmış.

            Demek ki bazen gürültüyü önlemesi gereken Karakol Amirleri de gürültü yapıyorlarmış. Serde gençlik var ya...


“Gençlik hayatın sonunda olmalıydı,
ondan ancak o zaman yararlanırdık.”
Sir Thomas Beecham

YAŞINI BİLMEZ AMİR

             Yıl 1976. Çanakkale Merkez Karakol Amirliği görevini yürütüyorum. 20 yaşındayım ve kendimce başarılı bir amirim.

Bir Cumartesi günü karakola genç ve güzel 20-25 yaşlarında bir kadın gelerek kocasının kendisini dövdüğünü ve şikayetçi olduğunu bildirdi. Kadının yüzü gözü şiş ve morluklar içerisindeydi. Karakol mukayyidi, kadının müracaatını alıp doktor raporu sevkini yaptırırken, diğer görevliler de kocasını evinden getirdiler. Hastahanede Röntgen Teknisyeni olan bu adam, karısından oldukça büyük, tahminen 40-45 yaşlarındaydı. Kadın, adamın ikinci eşiydi.

Gerekli işlemler yapıldıktan sonra ilgilileri adliyeye sevk edecektik. Ancak bize amirlerimiz tarafından öğretilen, karı koca kavgalarını mümkün mertebe tatlıya bağladıktan sonra evlerine göndermekti. Ben de bu öğüt çerçevesinde ilk önce kadınla teke tek konuşarak şikayetinden vazgeçmesini öğütledim. Kadın çıktıktan sonra odaya kocasını aldım ve ona da öğütler vermeye başladım. Aile birliğinden ve iyi geçinmenin güzelliklerinden, bunun yollarından bahsediyordum ki, adam sinirlenip bana bağırmaya başladı. “Sen kimsin öncelikle, sen ne anlarsın evlilik hayatından, daha 20 yaşındaki dünkü bebeyi buraya amir yapmışlar, bir de evlilik hayatından öğütler veriyor. Önce sen evliliği öğren, bekara karı boşamak kolay, sen bana öğüt verecek durumda değilsin. Sen bu işlerden anlamazsın, fikrini kendine sakla. Bu kadını ben eşim öldükten sonra bir sürü beşibirlik vererek aldım, döverim de severim de. Sen kimsin, sana ne oluyor? Bilip bilmediğin işlere karışma. Hem seni hangi akıllı bu koca karakola amir yaptı? Seni buranın amirliğine veriyorlar ve sen de bana öğüt veriyorsun öyle mi?”

            Sonuçta düşündüğümde adam belki de bu düşüncesinde haklıydı ancak eşini dövmekte kesinlikle haklı değildi. Şimdiki yaşımda olsam adam herhalde öğütlerimi dinlerdi. O zamanlar belki de karakollarda aile danışma rehberleri olmalıydı.


“İnsanoğlu doğaya hükmedemez,
ama doğa insanı şekillendirir.”
Diogenes

NEDEN HEP SİVASLI?

            1992-93’lü yıllarda Fethiye Emniyet Müdürü olduğum dönemde, ilçedeki görevli bürokratların bir çoğu Sivas’lı idi. Ben de Sivaslı olmam nedeniyle, bu durum şakayla karışık konu ediliyordu. Yine bir gün bir sohbet sırasında samimi olduğum bir arkadaş aynen şöyle sordu: “Yahu Müdür Bey, ne bu? Savcı Sivaslı, hakim Sivaslı, Kaymakam Sivaslı, Emniyet Müdürü Sivaslı. Nedir bu Sivas’ın özelliği, niçin bürokratların çoğu Sivaslı?” Ben de: “Arkadaş, Fethiye’de siz ne yetiştirirsiniz?” dedim ve cevabını da kendim verdim: “Domates, salatalık, biber, patlıcan, kabak. Ve siz Türkiye’nin dört bir yanına onları gönderirsiniz. İşte bizim Sivas’ta bunların hiçbirisi yetişmez. Sivas’ın ve babamın tarlası, toprağı verimsiz. Memlekette ancak adam yetişiyor. Babam da 8 evlat yetiştirip Sivas’tan başka yerlere göndermiş. Başka yerlere gönderdiği bu çocukların da geri dönmeye hiç şansları ve güvenceleri yok. Sivas’tan ayrılırken dönmemek üzere ayrılıyorlar, -ya olacak, ya olacak- diyorlar. Çünkü geride güvenceleri yok. İşte bu nedenle buralarda Sivaslı çok. İstanbul ve Ankara’daki Sivaslıları görsen neler olur acaba?” dedim. Ve Aşık Veysel’in şu dizelerini söyledim: 

Beni hor görme arkadaş,
Sen bakırsın ben tunç muyum?
Aynı soydan gelmişiz;
Sen gümüşsün ben  sac mıyım?


“Bir nal bir at, bir at bir komutan,
bir komutan bir savaş, bir savaş
bir ulus kurtarır.”

ATLI POLİSLER

1994 yılında İstanbul Polis Moral Eğitim Müdürlüğü’nden İkmal Bakım Daire Başkanlığı’na atandığım sırada Atlı Polis kurulma işlemleri devam ediyordu. Göreve başladıktan birkaç gün sonra daha önce de Romanya’da araştırılan ve gidilip görülen eğitimli polis atlarının alım işlemi yapılıyordu. Uzun görüşmeler ve pazarlıklar sonucu 30 civarında at satın alındı. Bu atlar, polis atı olarak Romanya’da eğitilmişti ve Türkiye’de de polis atı olarak kullanılacaktı.

Atlar için Türkiye Jokey Kulübü ve Tarım Bakanlığı ile görüşülerek, Beştepe Atlı Spor Kulübü içerisinde yer ayarlandı ve Romanya’dan getirtilen atlar buraya yerleştirildi. Bu arada atlara binecek polisler ve onlara bakmak için seyisler görevlendirildi. Ancak ne yazık ki atlarla anlaşmak oldukça sorun olmuştu ve bu sorun atların alımı sırasında göz önünde bulundurulmayıp atlanmıştı. Sorun şuydu: Atlar Romence eğitilmişti oysa ki, seyis ve binici polisler Romence bilmiyordu, dolayısıyla atlar ne durdan ne de yürüden anlıyorlardı. İlk birkaç gün içerisinde seyisler, binici polisler ve atlardan bayağı sakatlanmalar oldu. Atlar, seyis ve binicilere kötü davrandıkça, onlar da atların yemlerinden kesmeye çalışıyorlardı. Sonuçta atlara Türkçe kursu, seyis ve binicilere de Romence kursu verilerek orta noktada anlaşıldı ve atlar da laftan sözden anlar oldular. Lisan konusu çözümlenince binici ve seyisler atları, atlar da binici ve seyisleri cezalandırmaktan vazgeçti.

Kim demiş ki atlar yabancı dil bilmez diye, bizim atlar Romence bile biliyor, hatta Türkçe’yi de öğrendiler. Ve hatta sırtında müdür mü, savcı mı, vali mi, paşa mı, yoksa amir mi var onu bile bilerek ona göre davranıyorlar. Sonuçta polis atları da polis kadar akıllı olmak zorunda değil mi?


“Kötü komşu insanı hacet sahibi yapar.”

KÖTÜLÜK İYİLİĞE GEÇTİ 

            1997 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü’nde Daire Başkanlığım sırasında, İçişleri Bakanı’nın değişmesi nedeniyle görev yerim değiştirilmişti. Görev yeri değişikliği nedeniyle dava açtığımda, savunma amaçlı idari soruşturma açılması planlanmış ve ısmarlama bir raporla soruşturma açılmıştı.

Hakkımda soruşturma açıldığını, mahkemeye gönderilen ve bana tebliğ edilen savunma ile ekindeki rapordan öğrenmiştim. Raporu okuduğumda, her gün görüştüğüm ve yakın olduğum, yerime atanan Daire Başkanı tarafından yazıldığını gördüğümde çok üzülmüştüm. Yetkililere neden böyle bir gerçeksiz ve mesnetsiz bir yol denendiğini sorduğumda, öyle bir rapor ve soruşturma olmadığını söylüyorlardı.

Böyle bir yalan ve insanların samimiyetsizliği beni çok üzmüştü. Bu nedenle geceleri uyuyamaz, insanların bu tür davranışlarını kabullenemez olmuştum. Bu sıkıntılı hal iki aya yakın sürdü. Beni çok üzen bu olayı unutmak için bir çözüm bulmam gerektiğini düşündüm. Sonunda bunu unutmak için zihnimde bundan daha çok önemsediğim bir şey düşünmem gerektiğini kabullendim.

Bir gece yine uyumak için zorlandığım bir sırada, sigarayı bırakmanın buna bir çözüm olacağını düşündüm. Sigara tiryakisi olduğum için, eğer sigarayı bırakırsam hep onu düşünecektim.

Ve sonuçta sigarayı bırakmaya karar verdiğimde, her an her dakika sigarayı düşünmekten diğer problemleri unuttum. İki ay sonra sigarayı da unuttum ve sonuçta çok büyük bir illet olan sigaradan kurtulmuş oldum. Böylece kötülük iyiliğe geçti ve daha sağlıklı olmamı sağladı. Sonuçta düzmece raporları düzenleyen ve soruşturma açan yetkililere, şaka ile karışık; “Sakın bana haksızlık ve kötülük etmeye kalkmayın, ters tepip iyiliğe geçiyor, bir başka haksızlığa uğradığımda, olağan diğer zararlı alışkanlıklarımdan da kurtulur, oldukça sağlıklı ve başarılı birisi olup başınıza bela olurum” dedim.


“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen,
cevizin hepsini kabuk zanneder.”
Gazali

 OPERASYON GÖSTERİSİ

            Bir yabancı ülkenin Polis Genel Müdürü, Türk Emniyet Teşkilatı ile yapılan ikili işbirliği anlaşması çerçevesinde ülkemizi ziyaret eder. Genel Müdür, Emniyet Teşkilatı’nın çeşitli birimlerini gezip gördükten sonra, kendisine Özel Harekat’ın hazırlamış olduğu “Arazide bir bina içerisindeki sanıkları yakalama operasyonu” gösterilmek istenir.Operasyon başlar ve Özel Harekat Timi; gaz, sis, ses bombaları ve silahlarını kullanarak senaryo gereği binaya girer ve sözde sanıklardan bir kısmını da sağ yakaladıktan sonra operasyonun başarıyla bittiği anons edilir.

Yabancı Polis Genel Müdürü operasyon sonrası oradaki yetkililere: “Siz önceden teslim ol çağrısı yapmadınız, yapsaydınız daha iyi olmaz mıydı?” diye sorduğunda operasyon amiri cevap verir: “Efendim biz onu önceden yaptık, sizin vaktiniz dar diye burada tekrar etmedik.”


 “Gönül isterse bin türlü yol bulunur,
istemese bin türlü bahane ile vazgeçilir.”

Borneo Atasözü

ARABALAR TREN OLDU

1987 yılında Şanlıurfa (Şarktan) dönüp Aksaray ve Muğla’da bir yıl çalıştıktan sonra, Ankara’ya Emniyet Genel Müdürlüğü’ne Şube Müdürü olarak atanmıştım.

Göreve başladığımız ilk günün sabahında  eşim, ben ve o zamanlar 5 yaşında olan kızımız Begüm hep birlikte evden çıktık. Kızımızı kreşe bırakmak için Dikmen Caddesi’nden Genelkurmay Kavşağı’na inerken tıkanan trafiğe bakan Begüm aynen şöyle konuştu. “Baba, arabalar tren oldu.” Ne de olsa böyle tıkanmış bir trafiği ilk kez görüyordu ve söylediği de iyi bir benzetmeydi.


“Bilgisiz soru sormaz.”
                                          Benjamin Disraeli

BİLGİSİZ MÜDÜR

             Elazığ Emniyet Müdürlüğü’ne atandığım ilk günlerde, sık sık telefonla arayıp hayırlı olsun diyen büyüklerimiz, abilerimiz, müdürlerimiz oluyordu. Telefonla konuştuklarıma sohbetten sonra da, bu görevi daha iyi yürütmem için önerilerinizi beklerim, diyordum. Bu telefon konuşmalarına emniyet müdürlüğü personeli de odaya sık sık girip çıktıklarından dolayı şahit oluyorlardı. Bir gün kulağıma şöyle bir duyum geldi. “Ya, bizim müdür de hiçbir şey bilmiyor, herkese, ona buna telefonda ne yapacağını soruyor.” İşte siz düşünün, neye niyet, neye kısmet. Ben kibarlık olsun diye yapıyorum, öbürleri de “bilgisiz” diyorlarmış. Yine de alınmadım, hala herkese soruyorum. “Önerileriniz ve istekleriniz varsa beklerim” diye...


“İnsanoğlu doğaya hükmedemez,
ama doğa insanı şekillendirir.”
Diogenes

DÖVİZZEDE OLDUK

1994 yılında Emlak Kredi Bankasının dövizli ev kredisini kullanarak, 49.000 DM karşılığı 175 Milyon TL’ye bir ev aldık. O günlerde ilçede görevli müdürlerden Liman Müdürü ve Milli Eğitim Müdürü de eşlerinin baskısı ile döviz kredili ev aldılar. Eşleri aynen şöyle diyorlardı: “Bu iş iyi olmasa Emniyet Müdürü Feyzullah Bey döviz kullanmaz, demek ki iyi, biz de ev sahibi olalım” diye eşlerine baskı yapmışlardı. Ancak bir müddet sonra döviz fırladığında akıllılık aptallığa dönüşmüştü. Ancak hata benim değil, sözüne güvendiğimiz yöneticilerimizindi.


“Polis, darda ve zorda olanların imdadına yetişir.”

                                     Feyzullah Arslan

SAKIN TELSİZLE KONUŞMA

Ben ve eşim 1992 yılında Fethiye Emniyet Müdürlüğü’nde görevli iken, kızım Begüm ilkokul üçe, oğlum Baran da birinci sınıfa gidiyordu.

Begüm ve Baran televizyonda çizgi film izlerken telsizle beni anons ettiklerinde, ikisi birden elime sarılarak “Baba, ne olur konuşma” diye bağırarak yalvarırlardı. Çünkü telsizin mandalına basıp cevap verdiğimde televizyondaki tüm görüntü kayboluyordu.

Yine haber saati geldiğinde haber seyretmek için kanal değiştirmek istediğimde, bana bağırıyorlardı. “Baba, daha dün haber seyrettin, her gün haber izlenir mi?”

Kim demiş ki haberi çocuklardan al diye...Onlar haberi seyrettirmiyorlar bile, çizgi film seyretmek uğruna...


“Gülme Komşuna, Gelir Başına.”

HIRSIZ

Bizim köyde Bakkal Rahmetli Cafer’in dükkanına bir akşamüzeri hırsız girdiği söylenerek köyde birçok kişi dükkanın önüne yığılmıştı. Herkes içerideki hırsızın çıkmasını bekliyordu. Bu arada Cafer’in babası Mehmet Amca, içerideki hırsıza “Gel oğlum gel, seni paltomun altında çıkarayım, niye girdin bu dükkana, ayıp değil mi?” derken Cafer de “Utanmaz adam, nasıl girersin?” diye bas bas bağırıyordu. Tabii bu arada dükkanın kapısı açıldı, içeriden hırsızın çıkması beklenirken kapı açılır açılmaz içerden Süleyman Amca’ların kangal köpeği fırlayıp çıkmıştı. Tabii bunu gören ahali sus pus olmuş, Cafer ve Mehmet Amca hepten susmuştu. Ertesi gün köyde herkesin dilinde köpeğin bisküvileri ne kadar çok sevdiği, yemek için bacadan girdiği konuşuluyordu. Bazen hayvanlar da hırsızlık yapabiliyor.


OSMAN KÜSTÜ 

Hamit Çetin, Seyfullah Çetin ve Osman Şimşek ile bir ilkbahar birlikte Antalya’ya gittik. Antalya’da bir gün kaldıktan sonra ertesi gün Osman Antalya’da kaldı. Biz 3 saatliğine Alanya’ya geçtik ama ancak 6 saatte dönebildik. Buna kızan Osman, Ankara’ya gitmek üzere otobüse binip yola çıkmış. Bunu öğrendiğimizde hemen arabaya atlayarak otobüsün peşinden yola çıktık. Otobüsü yakaladığımızda Osman’a “Arabaya gel” dedim ancak o inmemekte ısrar etti. Bu kez ben polis kimliğimi tüm yolculara ve kaptana göstererek “Arkadaşlar, bu arkadaş evinden kaçmış, eşi şikayetçi, o yüzden indiriyorum” dediğimde Osman kuzu kuzu indi.


MÜDÜR BEY ÇOK ÇALIŞIYOR

 Evine her gün geç giden şoförüm, eşine her gün müdür beyle görevdeydik diyormuş. Bir bayramda ziyarete gelen şoförün eşi kocasının yanında: “Müdür bey, ne kadar çok çalışıyorsunuz, her gün her gün saat 24’lere kadar çalışılır mı?” diye söylediğinde şoför kıpkırmızı kesilip kekelemeye başlamıştı. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Şoförün yalanı da bayrama kadar yandı, bayramda söndü.


NE ÇOK SINIF ARKADAŞIN VAR

Rahmetli dedemin sözünü dinleyip Polis Enstitüsü, Gazi Eğitim Enstitüsü, İşletme Fakültesi ve Hukuk Fakültesi’ni bitirip iki de master yaptığımdan dolayı okul arkadaşlarım bir hayli çok.

Birgün Elazığ Emniyet Müdürlüğü’nde Hukuk’tan, Eğitim Enstitüsü’nden, İşletme Fakültesi’nden, Polis Enstitüsü ve TODAİE masterden, birer arkadaşımla tesadüfen otururken Jandarma Komutanı gelmişti. Arkadaşlarım Savcı, Banka Müdürü, Emniyet Müdürü, İlköğretim Müfettişi ve Vali’yi “sınıf arkadaşlarım” diye tanıştırdım. Jandarma Komutanı ertesi gün yahu müdür bey ne çok sınıf arkadaşın var. Polisler ne zamandan beri Savcı, Banka Müdürü, İlköğretim Müfettişi ve Vali oluyorlar diye sorduğunda çok zor anlatmıştım.