“Gül, Güldür, Düşündür...
“Kim büyük düşünceler
için yaşıyorsa,
kendisini unutmalıdır.”
Anselmus
ÇAY ÇEŞMESİ
2001 yılı 10 Nisan Polis Bayramı’nda geçici görevle Kocaeli Emniyet
Müdürlüğü’ne atanmıştım. Ertesi gün, 11 Nisan 2001 sabahı ise tanıdıklarla
vedalaşmaya dahi fırsat bulamadan Elazığ’dan ayrılmıştım.
Yaklaşık bir ay kadar sonra, Tayin Kararnamesi
yayınlandı ve tekrar Elazığ’a bu kez ilişik kesmek için gittim. Tanıdıklarla
ayak üstü Allahaısmarladık diyerek vedalaşırken, İzzetpaşa Camisi’nin alt
kısmındaki kuyumculardan Aydın Gülaçtı’ya uğradım. Aydın Bey benden ısrarla
çay içmemi istedi. Ancak vaktimin olmadığını söyleyerek içmem dediysem de
çok ısrar etti. Bu ısrar üzerine çay içmeye niyetlendim ancak saatime
baktığımda öğlen 12.00’yi gösteriyordu ve tam 12.00’de bir başka yerde
randevum vardı. Günlerden Cumartesiydi. Hemen aklıma bir fikir geldi ve
Aydın Gülaçtı’ya söyledim.
- Bak, bugün Cumartesi, saat de 12.00. Sen en
iyisi her Cumartesi saat 12.00’de dükkanının önünden geçen bir Elazığlı’yı
çevir ve benim adıma bir çay ısmarla olmaz mı? dediğimde hiç düşünmeden
memnuniyetle kabul etti.
Her Cumartesi saat 12.00’de Aydın Gülaçtı, kuyumcu dükkanının
önünden geçen bir kişiyi buluyor, Feyzullah Arslan’dan bir çay içiriyor ve
içen kişiye de bunun nedenini açıklıyor. Daha sonra da bana telefon açarak
“Bak müdürüm, çayı filanca kişi içiyor” diyerek beni de bilgilendiriyor.
Zaten Aydın Gülaçtı’nın
babasının isteği de bir sebil (hayrat çeşmesi) yaptırmakmış. İşte size çay
çeşmesi... Çayı içenlerden birisi telefonla beni arayarak “Müdürüm çok şey
gördüm de böylesini görmemiştim, seni kutlarım” demişti.
ŞIRA MEYDANI
Elazığ’da eski Vilayet binası,
şimdiki Merkez (Şehit M.Ali Çakır) Polis Karakolu’nun alt tarafında bulunan
çarşıya Eski Çarşı - Şıra Meydanı diyorlar. Bu alışveriş merkezlerinin
sahipleri şimdi yaşlanmış, çocukları aynı işlerini devam ettiriyor. Babaları
da ara sıra dükkana geliyorlar. Ancak evlatları da babalarının dükkanda çok
oturmasını istemiyor ve bir an önce gitmelerini istiyorlar.
“Baba evlada bir bağ bağışlamış, evlat babaya
bir salkım üzüm vermemiş” atasözünü hatırlatan bu sıkıntıyı, Alaaddin Güler
isimli esnaf tanıdığıma yaptığım ziyaretler ve esnaflarla yaptığım sohbetler
esnasında görüyor ve biliyordum. İşte bu nedenle bu emektar ve evlatlarına
hazır işyeri bırakmış, ama bu işyerinde kendisine yer bulamayan babalar için
bir iyilik yapmak istedim. Emniyetin eski Meydan Karakolu’nun olduğu Şıra
Meydanı’ndaki binanın üst katını bu eski emektar esnafların gelip sohbet
edebilecekleri, çay içebilecekleri ve vakit geçirebilecekleri bir yer haline
getirip; “Şehit, Gazi ve Malüller Lokali” yaptık. 10 Nisan 2001 tarihinde de
Sayın Valimiz Osman Aydın ve diğer erkanla lokalin açılışını yaptık.
Artık bu emektar esnaflar, oğullarının
çalıştırdığı kendi dükkanlarına gidemeseler de; bu lokale gelme bahanesiyle
dükkanlarına uğruyor, dükkanlarında istenmediklerini belli etmeden Emniyetin
hazırladığı lokale gelip rahat rahat oturuyor, akranları ile domino, pişti
veya tavla oynayıp çay içebiliyorlardı. Hele bir de içerisinde
gençliklerinde yaptıkları yaramazlıklar dolayısıyla girdikleri nezaretlerin
bulunduğu, başkomiser ve polislerden azar işittikleri Meydan Karakolu’nda
rahat rahat, gerine gerine oturduklarını düşündükleri zaman çok mutlu
oluyorlardı.
“Gönül isterse bin türlü yol bulunur,
istemese bin türlü bahane ile vazgeçilir.”
Borneo Atasözü
SANAYİ KARAKOLU
Niğde İl Emniyet Müdürü Vedat
Demir Bey’i ziyaret ettikten sonra Müdür Bey’le birlikte Rahmetli Vali Ünal
Özgödek Beyefendi’yi ziyarete gittik. Vali Bey, gerekli tavsiyelerde
bulunduktan sonra özellikle iki şeyin üzerinde durdu.
“Anayol üzerinde Ağaçlı ve Özeller
tesisleri var. Onların ikisi birbiriyle çekişmektedir. Sakın birisiyle
samimi olma, ikisiyle de samimi ol, ikisine de eşit davran. Aksi takdirde
zorda kalır ve bizi de zorda bırakırsın. İkinci bir konu da Sanayi’nin
olduğu yere en kısa zamanda bir karakol açalım.” dedi. Ben de “Emredersiniz”
diyerek yanından ayrıldım.
Aksaray’da göreve başlar başlamaz
Sayın Valimiz ve Emniyet Müdürümüzün verdikleri talimatları ilçenin durumunu
da göz önünde bulundurarak uygulamaya çalıştım.
Sanayi karakolu için bina ararken,
Bölge Trafik İstasyon Amirliği’nin yanında, anayolun kenarında bulunan
“Aksaray Suni Tohumlama İstasyonu” binası dikkatimi çekti. Hem sanayinin
yanı başı, hem de E-5 Ankara-Adana yolunun kenarındaydı. Karakol olmaya çok
uygun, tek katlı, müstakil, bahçeli bir bina idi. Mülkiyeti de Özel İdare’ye
yani Valiliğe aitti. Tahsisi kolaydı.
Her şeyin ötesinde anayoldan
geçenlerin ineklerin boğaya çekildiklerini görmeleri, boğaların da otobüs
gürültüsü ve korna sesinden ürkmeleri önlenmeliydi. Daha sansürsüz bir
söyleyiş tarzıyla, suni tohumlama istasyonunun taşınması gerekiyordu.
Vilayet Makamı’na konuyu
ilettiğimde memnuniyetle derhal kabul edildi. Sanayi esnafının da desteği
ile 15 günlük bir süre içerisinde karakolu modern bir şekilde düzenledik.
Sayın Vali ve Emniyet Müdürü’nün de katıldığı bir törenle karakolu hizmete
açtık. Açılış konuşmasında, “Artık bu binada boğalarla inekler
çiftleşmeyecek, Ankara’dan Adana’ya gidip gelenler de bu adab-ı muaşerete
aykırı hareketi görmekten kurtulacaklar.” dediğimde herkes kahkahaya
boğulmuştu.
Karakolun girişindeki duvarında
ise, binanın önceki hali ve işlevini gösteren fotoğraflarla yeni halini
gösteren fotoğraflar iki ayrı tablo olarak asılmış ve “Böyleydi, Böyle Oldu”
diye yazılmıştı.
Tarihten dokuz ay sonra benim şube müdürlüğüne
terfiim geldi ve Muğla Siyasi Şube Müdürlüğüne tayinim çıktı. Benden 5-6 ay
sonra da Aksaray İlçesi vilayet oldu.
Sonradan duyduğuma göre de, atanan
İl Emniyet Müdürü’nün ilk işi duvardaki o tabloları indirmek olmuş ve
fotoğrafların duvara asılmasına sitem etmiş. Ancak bir yıl sonra aynı Müdür
o karakolun yerine Polisevi yapılması teklifini yapmış. Şimdi o karakolun
yerinde Aksaray Polisevi binası var. Demek ki her şey niyete ve isteğe
bağlı. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur. İneklerin, boğaların devlet
karayolu kenarında cilveleşmelerinin trafik kazalarına sebep olacağını da
bilmek lazım. Son söz; bakmak başka, görmek başka, görenlerin çok olması,
yanlışların düzeltilmesi dileğiyle...
“Az anlamak ters anlamaktan iyidir.”
Stefan Sweig
Ülkemizde sayısı ve hızı
artan araçlar, yaşantımızın vazgeçilmez bir parçası olurken, diğer taraftan
da birçok insanın yaşamına son vermekte, onları sakatlamakta ya da maddi
zararlara neden olmaktadır. Trafik kazaları, dünyanın temel, Türkiye'nin ise
en başta gelen ve çözümü zor sorunlarından biri olduğu için, incelenmesi ve
çözüm yolları bulunması gereken en büyük problemlerinden birisidir.
Yaklaşık 8 milyon taşıt bulunan ülkemizde, her
yıl 100 bin dolayında trafik kazası meydana gelmektedir. 1997 yılında
yaklaşık 400 bin kazada 5.200 kişi ölmüş, 106 bin vatandaşımız da
yaralanmıştır. Sadece 1999 yılı Ramazan ve Kurban Bayramı süresince 300
kadar insanımız kazalarda yaşamını yitirmiştir.
Resmi istatistiklere göre, kazalardaki sürücü
hata payının %90 olması, suçun ya da hatanın kaynağını açıkça ortaya
koymakta ve sorunun çözümü için nereye bakılması gerektiğine işaret
etmektedir. Demek ki, kazaların büyük çoğunluğu, direksiyon başına oturan
kişinin trafik kurallarını başkalarının uyması gereken düzenlemeler olarak
görmesinden ve kendisini bu gerçeğin dışında saymasından kaynaklanmaktadır.
Trafikte insan hatalarına iyi bir örnek olması
düşüncesiyle, yaşadığım komik bir anımı anlatarak trafik konusunda hala
nerede olduğumuza dikkatinizi çekmek istiyorum.
Elazığ'a İl Emniyet Müdürü olarak atandıktan
sonra, ilçe ziyaretleri programları çerçevesinde bir gün Keban İlçesi'ne
gittim. Burada bulunan Emniyet Amirliği'ne uğradıktan sonra Emniyet Amir
Vekili Başkomiser'i de yanıma alarak birlikte İlçeyi gezmeye başladık.
Keban Barajı'nı gezdikten sonra Fırat Nehri
üzerinde bulunan köprüden karşıya geçerken, köprü üzerinde sağlı sollu bir
çok ineğin yatmakta olduğunu gördüm ve merak edip tamamen iyi niyetle
Başkomiser'e dönerek: "Bu inekler niye burada?" dedim. Başkomiser ise bana:
"Efendim, burası bizim bölge değil, jandarma bölgesi" diye cevap verdi. Ben
Başkomiser'in yanlış anladığını düşünerek, sadece merak ettiğim için
sorduğumu söyledim. İneklerin serinlemek için köprünün her iki tarafına
yattıklarını öğrendim.
Şimdi oturup hep birlikte
düşünelim: İnekler bile yolun kenarına park ediyorlar. Ya trafiğin en
sıkışık durumlarında bile, başkalarının haklarına aldırış etmeksizin yolun
ortasına veya park yasağı levhasının altına, kavşak içine park eden ve
inekler kadar sağ duyulu olmayan insanlarımıza ne demeli...
“Herkeste üstün zeka olur, ama
bu sadece birkaç dakika sürer.”
Henry Fielding
EŞEKLER ANIRIYOR, TURİSTLER
RAHATSIZ OLUYOR
1993-94 yıllarında Fethiye Emniyet Müdürlüğü
ve Kaymakam Vekilliği yaptığım dönemde, Kabakçı Köyü civarındaki bir otelin
bayan sahibi, bir dilekçe ile yanıma gelerek otelin civarındaki eşeklerin
sık sık anırdığını ve bundan turistlerin rahatsız olduğunu bildirerek
konunun önlenmesini istedi. Ben de gayet doğal olarak dilekçeyi Emniyet
Müdürlüğü Merkez Karakol Amirliği’ne havale ettim.
Karakol, PTT Karşısı alt katta, İlçe Emniyet
Müdürlüğü makamı da üst kattaydı. Bayan, dilekçeyi götürdükten 5 dakika
sonra Karakol Amiri Başkomiser bana telefon açarak:
-Müdürüm, bir dilekçe havale etmişsiniz, eğer bana kızmaz ve müsaitseniz
sizinle görüşmek istiyorum, dedi. Ben de tamam gel dedim.
Hemen telaşla gelen Başkomiser: “Müdürüm, çok
özür diliyorum, 50 yaşından sonra eşeklerle mi uğraşacağım? Hem eşekler
benim sözümü dinler mi? Bıktım bu kadından, Kabakçı Köyü’nün eşeklerine
çoban mı olacağım ben?” diye serzenişte bulundu. Ben de ikaz ve ikna ederek
eşek sahiplerine tebligat yapmasını, eşeklerine sahip olmalarını istemesini
söyledim.
Başkomiser
cevapladı: “Müdürüm kızmazsanız ben ona kesin bir çözüm bulacağım, müsaade
eder misiniz?” diye bana sordu. Ben de “Neymiş bakalım çözüm?” diye sordum.
Başkomiser: “Müdürüm, bayana diyeceğim ki, küçük bir yuvarlak bidon al, 2
kg. zeytinyağı al, bir de boya fırçası al. Bidona koyduğun zeytinyağını
fırça ile eşeklerin kıçına sür. Eşek anıracağı zaman kıçını sıkamaz,
dolayısıyla nefesi ağzından değil kıçından çıkar ve anıramaz, turistler de
rahatsız olmaz. İşte ona kesin çözüm, ne olur bana müsaade edin, ben bu
formülü önereyim” dedi. Ben de başkomiseri rahatlatmak amacıyla kerhen
“olur” dedim.
Biraz sonra otel sahibi
şikayetçi bayan “Terbiyesiz, ahlaksız, bana ne diyor” diye bağırarak odama
girdiğinde, başkomiserin gerçekten de bana anlattıklarını aynen bayana
aktardığını anladım.
“Polis, darda ve zorda olanların imdadına yetişir.
Feyzullah Arslan
GELECEĞİNİ BİLİYORDUM
Savaşın en kanlı günlerinden biri. Asker, en
iyi arkadaşının az ileride kanlar içerisinde yere düştüğünü gördü. İnsanın
başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru
altındaydılar.
-Teğmenim, fırlayıp arkadaşımı alıp
gelebilir miyim?..
Delirdin mi? Der gibi baktı Teğmen..
-Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik
olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma
sakın...Asker ısrar etti ve Teğmen “Peki” dedi... “git o zaman...”
İnanılması güç bir mucize,
Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve
koşa koşa döndü... Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar
içindeki askeri muayene etti. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
-Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana
değmez demiştim. Bu zaten ölmüş.
-Değdi teğmenim, dedi asker.
-Nasıl değdi? Dedi Teğmen... Bu adam ölmüş
görmüyor musun?
-Gene de değdi komutanım... Çünkü yanına
ulaştığımda henüz sağ idi. Onun son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
-GELECEĞİNİ BİLİYORDUM! Demişti arkadaşı....
GELECEĞİNİ BİLİYORDUM.
SİZ DE BİZİM GELECEĞİMİZİ BİLMELİSİNİZ
Polis Vatandaş Elele,
2000’li Yıllarda
Kocaeli’de
Daha Huzurlu Günlere...
Kocaeli’de
görev yaptığım dönemde, Kocaeli Fuarı’nda açmış olduğumuz Emniyet Müdürlüğü
Standı’nda bu broşürü dağıtmıştık. Vatandaşlarımızın çok etkilendiklerini
gördüm. Hatta bir vatandaş fuarda beni çevirerek “Müdürüm, bu broşürü
okuduğumda tüylerim diken diken oldu, siz polisleri çok seviyoruz,
geleceğinize de inanıyoruz” derken ağlıyordu.
HEPSİNİ SEN Mİ
YAZDIN?
Kardeşim Hamit’in 7 yaşındaki oğlu Tufan, beni
evlerinin deposuna “Polisin Hatıra Defterinden” isimli kitabımdan 500
adedini koyarken gördü ve sordu:
-Amca, bunlar ne?
-Benim yazdığım kitap, diye cevap verdiğimde,
-Anaaaa,
amca bunların hepsini sen mi yazdın? diye hayretle sordu.
Çocuk sanmış ki, her kitapta her sayfayı tek
tek yazdım.
MÜBAŞİR Mİ MÜŞAVİR Mİ?
Bizim köylü (Yeni Bektaşlı) bir çoban,
Gürün’lü bir sürü sahibiyle sürüsünü otlatmak için anlaşmış. Ancak bir ay bu
işe devam ettiği halde bir türlü karnı doymamış. Çünkü çoban, bizim köydeki
sürü sahiplerinin hazırladığı, içerisinde “kavurma, peynir, tereyağı, yağlı
ekmek (omaç), yumurta vb.” hayvansal gıda olan azıklara alışıktır. Gürün’de
ise hayvansal gıda az olduğundan, azığını “domates, salatalık, kayısı,
biber, kak, dut kurusu vb.” şeylerden hazırlamışlar.
Çoban bu tür yiyeceklere
alışık olmadığı ve de sevmediği için haliyle doymamış. Utandığı için de
gerçeği söyleyememiş ve bir gün “ben çobanlığı bırakıyorum” demiş sürü
sahibine. Sürü sahibi: “Neden bırakıyorsun arkadaş, paranı mı vermedik,
azığında domates mi vermedik, salatalık mı vermedik, soğan mı vermedik, dut
mu vermedik?” diye sıralarken çoban sürü sahibinin lafının ortasına atlamış
ve: “Bak hele bak şu utanmaza, hiç ekmekle kavurmanın, omaçın yanına
yaklaşıyor mu? Arlanmaz herif” demiş.
BEŞ VAKİT NAMAZINDA
Elazığ Maden İlçesi’nde görev yapan imamın il merkezine gelmesi için Elazığ
Milletvekili Rahmetli Ali Rıza Septioğlu, Vali’ye ve Müftü’ye ricada
bulunur. Tayinin yapılmasını isterken bu imam iyi bir adam, beş vakit
namazında niyazında der. Vali ile Müftü birlikteyken Vali gülerek şu cevabı
verir: “Değerli Vekilim, elbette beş vakit namazında niyazında olacak, onun
görevi o” der.
OTEL KEMAL
Kemal Otel sahibi Erol Kaya ile birgün yemekte iken Ankara’dan arkadaşlar
gelmişti. Erol Bey’i tanıştırırken bizden diye tanıştırdım. Meğerse Erol
Bey’i istihbaratçı sanmışlar. Bir müddet sonra Erol Bey’in adı oldu Mitçi
Erol, silmek için ne uğraştık.
ABANA/GÜNGÖREN KÖYÜ
07.07.2002 günü, Abana-Güngören Köyü’nde kayınpederim Mehmet Aydın,
misafirler Recep Demir, Durak Doğan, Burhan Özdemir, Hayrettin Özdemir ve M.
Ali Akkuş ile gezerken, Abana’ya inmek üzere yola çıktığımızda kayınpederim
dönüşte Avra Yolu’ndan gitmemizi istedi.
O yola döndüğümüzde kayınpederim Mehmet Aydın, bir akrabasının Hamza Köyü’ne
cami yaptırdığını ve caminin bahçesinde de meyve ağaçları olduğunu, hem
camiyi gezeceğimizi hem de kayısı, erik, dut yiyebileceğimizi söyledi.
Belirttiği yol üzerindeki camiye gittiğimizde çok güzel bir cami olduğunu
gördük. Bahçesindeki meyveleri yemeye başlamıştık ki, Durak ve Burhan
“dikkat” diyerek caminin giriş kapısındaki levhayı gösterdiler. Levhada
aynen şöyle yazıyordu: “HAMZA KÖYÜ OYARLAR CAMİİ” Yani bu demektir ki
imamdan izinsiz bahçedeki meyveler yenilmez.
Elazığ İl
Emniyet Müdürlüğü yaptığım dönemde Kapalı Çarşı içerisinde bir yangın
çıkmıştı ve olay yerini incelemeye gittiğimizde yangın mahallinde yapılacak
işlemlerle ilgili gerekli talimatları vererek olay yerinden ayrıldık.
Ertesi gün Vali, Belediye Başkanı ve diğer
yetkililer ile yangın yerini incelemeye gittiğimizde, bir dükkan içerisinde
10 kilograma yakın pişmiş, ateşte közlenmiş patates gördüm ve yangının
dükkan sahipleri tarafından patates közlerken çıkarılmış olabileceğini
düşündüm. Bu fikrimi sormak istedim, ancak öncelikle o dükkanda ne iş
yapıldığını sormak daha mantıklı geldi. Meğerse o dükkanda gıda maddeleri
satılıyormuş ve közlenen patatesler de çuvalda satılmak için bekliyorlarmış.
Çuval yanmış ve patatesler de pişmiş...
Bu olay akabinde aklıma ilk
gelen fikir nedeniyle kendi kendime çok gülmüştüm.
|