|
   Çeyiz (cihaz) Yazma, Nikah
Merasimi
:
Şimdi düğün için erkek ve kız
evlerinde hummalı bir faaliyet başlamıştır. Oda döşemeleri için makat şilteleri,
yastıklar, yataklar, halı ve kilimler…Kızın emanetleri, gelin elbiseleri, hediyelik
eşya matbaa ve kahve, şerbet takımları;leğen ibrığına kadar bütün bir aile
yuvasına lüzumlu olan eşyalar hazırlanmış olur… Bu hazırlık en tez bir iki ay
için de tamamlanırsa da bazen aylarca devam edilenler de görülürdü Nihayet işler
bitince yukarıda açıkladığımız şekilde (ÇEYİZ YAZMA) ya hazır duruma
getirilmiş olurdu.
İçtimai hayatımızda evlenmelerin önemli bölümlerinden biriside ÇEYİZ yazma
denilen bir olaydır ki, buda şöyle olurdu: Taraflar arasında görüşüp
kararlaştırılan bir günde ve çok defa Cuma gününün erken saatlerinde oğlan evinin
davetlileri oldukça kalabalık bir topluluk halinde kız evine giderler… Aynı miktarda
kız evinin davetlilerini orada bulurlardı… Misafirler karşılanır, ikram edilir ve
sonra içlerinden mutahassıs dört kişi seçilerek bunların içinde yazısı güzel bir
kimse, büyük ve kalın bir tabak beyaz kağıt üzerine haftalardan beri teşhir edilen
bütün bu çeyiz eşyasının isimlerini birer birer << Gül Dökümü >>
denilen tarzda yazar ve bilir kişiler tarafından her eşyaya kıymet biçilince, bunu
eşyaların altına ve sıranın yekununa da sağ taraftaki sütuna kaydeder. Bu sütunun
toplamı da aşağıya alındıktan ve altına da tayin ve tesbih edilen ( MİHR_İ
MUA’CCEL) kıymeti yazdıktan sonra toplanır ki, bunların tümü kadına aittir. Hata
o kadar ki, bu defter tanzim edilince, altı misafirler arasında mevki sahibi büyükler
ve tüccarlardan sekiz on kişinin isimleri yazılmak suretiyle kendilerine şahit olarak
imza ettirilir. Sonra bu defter gelinin elbise sandığının dibine konulur ve burada
ölünceye kadar saklanılırdı. Bu defterdeki eşya kamilen kıza aittir, ölüm ve
boşanma gibi ayrılıklarda, bu defterdeki bütün eşya aynen mümkün olmasa tutar
bedeli, Mehr-i Muac’el ve Mehr-i Müeccel ile birlikte kadına verilir, şayet,
verilmese hükmen alına bilir. Ölülüm halinde mirasçıları varsa, her şeyden evvel
bu defterdeki eşya zayi edilmiş ise bedeli ile Mehr-i Muac’cel ve Mehr-i Müecceli
terekesinden ayrılarak kadına verilir.
İşte kız ve oğlan aileleri tarafından evlenecek olan eşyanın, bundan 60 – 70 yıl
kıymeti 354 altundan fazla tutmaktadır ki, bu günkü rayice göre 36 000 küsür lira
değerinde bir kıymet ifade etmekte ve bununla bir aile yuvası kurulmuş demektir.
Harput’un eski aileleri arasında boşanma yoktu: Bu konuda o kadar hassas
davranılırdı ki, boşanma kelimesini ağzına alan kimsenin bile nikahından şüphe
edilirdi. Bu sebeple boşanmalar nadiren görülürdü. Boşananlara iyi bir nazarla
bakılmazdı. Boş yere değil, rahmetli Mehmet Akif, safahatında bu konuya dair şu
ateşin mısraları yazmış,bizlere bırakmıştı.
“Müslümanlıkta
şeri’at bunu emretmiş imiş,
Hem alır, hem de boşarmış, ne kadar sade imiş…
Karı tatliki için, bak ne diyor Peygamber:
Bir talak oldumu dünyada? Semalar titrer.”
Rahmetli şimdi gözünü
açsa da mahkemelerdeki boşanma dosyalarının miktarına bir göz gezdirse acaba neler
yazmazdı.
Eski zamanlarda (Talak)
boşanma hüküm ve salahiyeti, şimdiki gibi hakimde değil, erkeğe verilmiş bir
haktı, kadınlar boşanma davası açamadıkları gibi boşanma kelimesini ağızlarına
bile alamazlardı. Bu yönden kadınlar, erkeklere karşı hürmetkar, ev ve aileye dört
elle bağlıydılar. Hatta bir kadın, geceleri kocası eve gelmeden yatağa giremezdi,
onu bekler, gelince karşılar, ondan sonra erkek yatağına girer, arkadan da kadın!
Hele bu geleneğe bilhassa evlenmelerin ilk yıllarında çok riayet edilirdi. Harput’ta
bu konuya temas eden birde koşmaca vardır:
Ata sözü tutmayan
evlat.
Kocasından evvel yatan avrat.
Yedeğe gelmeyen at.
Bunların hiç biri makbul
sayılmazdı. Bir taraftan çeyiz yazılırken, diğer taraftan da nikah işine
başlanılmış olurdu ki, bugünkü nikahlara hiç de benzemezdi. Şimdi evlenecek
çiftlerin müştereken imzaladıkları bir beyannameleri ile kanuni formalitesi
tamamlandıktan sonra yüzlerce davetlinin huzurunda evlenme memurunun karşısındaki
koltuklara kurulur, memur tarafından kabulleri hakkında bizzat kendilerine yapılan
sorulara: Güle,söyleye Evet Kabul ediyorum. Diye cevap vermelerine hiçte benzemezdi.
Çeyiz yazma ve nikah kıyma günlerinden birkaç gün evvel ilgililer tarafından
memleketin kadısına şifahen müracaat edilerek bir evlenme izinnamesi istenirdi. Kadı
Efendi de izinnameyi yazar verirdi. Bu izinname, çeyiz yazma ve nikah gününde
davetliler arasında bulunan mahalle imamına verilirdi. O devirlerde herhangi bir kadı
veya bir kız erkeklerin yanına başı yüzü açık çıkamaz ve konuşamazdı. Bu
sebeple izinnamede ismi yazılı kız vekili yine izinnamede isimleri yazılı iki şahidi
de yanına alarak harem dairesine gider. Gelinin bulunduğu odanın kapısı önünde
dururlar. Kızın vekili, oda kapısının arkasında bulunan kıza hitaben: …Efendiye
nikahını kıyılması için beni vekil ediyor musun? Diye sorunca içerden evvela
hıçkırıklarla dolu bir ağlama sesi işitilir. Gelin kız bu soruya kolay, kolay cevap
veremez. Nasıl verebilsin ki, bu Evet, o kızın bütün hayatı boyunca saadet veya
felaketinin sebebi olabilirdi. Bu yaşa kadar büyüdüğü, yetiştiği bu sıcak ana
baba yuvasından kendisini ebediyen ayıracak olan bir Evet… Sonra bilmediği,
tanımadığı hatta yüzlerini bile görmediği yabancı bir aile içine…Huyunu,
tabiatını bilmediği bir erkeğin kolları arasına kendi kendini edecek olan bir
Evet… Buna kolay kolay Evet denilemezdi. Bu yönden Gelin kız haklıydı ve
gözyaşları da tam yerindeydi. Aradan dakikalar geçiyor… Dışarıdakiler
sabırsızlanıyorlar…Gelin hala kendine gelememiş…Ağlayıp duruyor. Nihayet
içerdeki kadınların ibram ve ısrarıyla kurumuş solgun dudakları arasında güç hal
bir Evet kelimesi çıkabiliyor ve bu kelimeyi dışarıdan işitenlerde hemen selamlık
tarafına geçiyorlar bunun üzerine İmam Efendi misafirlerin bulunduğu yerde veyahut
diğer bir odada hususi surette hazırlamış olan bir minder üstüne diz çökerek
oturur. Şahitleri, sağına ve soluna, oğlan ve kız vekillerini de karşısına alarak
iki ellerini dizlerinin üzerine koyar, diğerlerinin de aynı şekilde oturmalarını
ihtar ederek şu şekilde tevbe ve istiğfare başlardı:
<<Esteğfirullah,
Esteğfirullah, Estağfirullah el-azime el-kerime ellezi la ilahe illa hu
El-hayyül-kayyum ve etubu ileyh ve neselühüvettebete veimeğfirete vel hidayete lena
innehu hüve-tevvabürrahim.
İlahi yarabbi! İlahi yarabbi! Eğer bizim elimizden, dilimizden ve sair azay-ı
cevarihlerimizden bilerek bilmeyerek kelime-i küfür, şirk hata, isyan her neki, vaki ve
sadir oldu ise biz bunların cümlesine tevbe ettik, rucu ettik, pişman olduk, bir dahi
işlememeğe azm-ü cezm-ü kast eyledik. Peygamberlerin evveli Hazret-i Adem. Ahırı iki
cihan serveri Muhammed’enil-Mustafa Sallallahü Aleyh-i ve sellem. Bu ikisi ve bu
ikisinin arasında her ne kadar peygamberan-ı İzam ve Resul-i Kiram geçmişler ise biz
onların hepsine inandık, iman getirdik, haktır ve gerçektir. Şeklinde devam ederek
salatü selam, tevbe istiğfar ederlerdi.
    Evlilik
ve Ön Hazırlıklarda İzlenen 5. Yol... Tıklayınız:
|