BİZİMKİ YARENLİK
Cımbılik Mahallesindeki Eşo Hanımın kocası
Ahmet bir sene evvel vefat edince ,Eşo Hanım kardeşi Fidoşu yanına alıp beraber
oturmaya başlamışlardı.
Ne var ki Eşo Hanimla kardeşi Fidoş çarşamba
günleri ögleden sonra sanki Sinemaci Turan'in filmleri gibi bir başliyorlar , tam otuz
üç kisim tekmili birden kavga etmeye. Bu durum ikindi sonralarina kadar devam ediyor ve
aniden bitiyordu.
Eşo Hanim bu hafta kavgaya daha erken başlamişti.
Eşo: Yere giresin yere. Ben olmasam gocan esgerde,
sen burda acindan öleceksin.
Fidoş: Torpah başan. Ehmed'in yanina yatasin.
Söliye söliye herifin başini yedin.
Eşo: Fidoş Fidoş miradin gözünde gala. Hele
Selo esgerden gele baham sen nedisin.
Fidoş: Parça parça olasin . Her parçan bi dagda
gala .
Eşo: Dal iken devrülesin.
Fidoş: Yanin garaya gele.
Eşo: Bayrama çihmayasin.
Fidoş: Satlicana tutulasin.
Eşo: Bütün emeklerim heram it gani ola.
Fidoş:Tahtaya teneşüre gelesin giz.
Eşo: Boynun altinda gala.
Fidoş: Hişdige gelesin.
Eşo: Eger esgerden gele , senin tosbagali çerçiye
içli köfteleri satip Ayla Sinemasina gittigini, bakgaldan prot sabunu alup
Sündüz’nen biraber Peko'nun hamamina gittigini anlatmazsam. Eger gocan gelmezse bu
dediklerimi Laylon Giz’a bir bir yazdurup teyyare ile postalamazsam Cimbilik
Mahallesinin Gülü Eşo demesinler.
Fidoş: Ölüm sahan. Istisin ki seni elaleme farşi
malamat edem. Ben de sivünge çihip ey gomşular bu bizim Eşo her sabah esgi çarşaflar
geyip, yirtig çorapla mapishane cami önünde dileni diyem he.
İki kardeş dipte köşede neleri varsa
birbirlerine sayıp döktükten sonra hergünki gibi gayet samimi can ciğer vaziyette
kuyudan su çeker ve ağaçları sulamaya başlar.
Bu kavganın neden her çarşamba günü
yapıldığını, bu kadar kavgadan sonra nasıl olup aniden bu derece barıştıklarını
merak eden, henüz Eşo ve Fidoş'u yeni tanıyan, bir aylık komşusu olan kadın:
" Eşo Hanim demin birbirizi yeyidiz, şimdi
heç bişe olmamiş gibi davranisiz." diye sorar:
Eşo : Ana gelin baci... Gavga eden kim. Bizimki
horata. Bugün ocaga gine keşgek goymuşduh. Yemek bişsin, dadi eyi olsun diye bacimla
yalandan çekişik. Bizimki gavga del yarenlik.
Kaynak: Yeni Harput Posta Gazetesi
ANEKTODLAR
BEN ŞIMDI HANIMLARA NE CEVAP VERECEM
Yenipayam Köyü’ne gelen yabancılar genellikle
Kortikoğlu'na misafir olurlarmış. Birgün yine Kortikoğlu’na misafir olan Erzurumlu
birine ahşam olup da yatakların serileceği zaman Kortikoğlu :
"Sorması ayıptır ama geceleri yatağa işeme
huyun var mı? Eğer böyle bir özürün varsa ona göre tedbir alah. Bu benim adetimdir
sakın ha darılmayasın, ben bütün misafirlerime sorarım." Misafir sıhılır
utanır. “Yoh bele bişe.” der. Yatahlar serilr. Misafirle Kortikoğlu aynı odada
yatarlar. Sabah olunca misafir ayahyoluna gider. Fırsatı kolluyan Kortikoğlu misafirin
yatağını bir güzel suyla ıslatır. Hemen gelip yatağına girer. Misafir gelir
yatağına uzanır. Yorganı beline çeker, tabakasını alır cığarasını saracağı
sırada ayağı yatahdaki yaş yere değince tabakası elinden düşer. Misafirini
gözetleyen Kortikoğlu :
" Ne o hemşerim bişe mi var?" diye
sorunca misafir mahçup bir şekilde:
" Valla ben bu işi annamadim. Ayagimi uzattim
yaşa degdi. Donuma bahirim guru."
Bunun üzerine Kortikoğlu der ki:
" Ahşam sahan sordug yog dedin. Dogruyu
sölesedin ona göre tedbirimizi alirdih. Herhalde donun hareretten gurumuş ben şimdi
hanimlara ne cevap verecem."
Kaynak:
Prof Dr. Tuncer GÜLENSOY - Yard. Doç.
Dr. Ahmet Buran : Elazığ Yöresi Ağızlarından Derlemeler
Olayı anlatan : Hüseyin Taşbaşı
USDA GIMİLİ HAA!
Olayı anlatan: Fırat KOLOĞLU
Tahsin Özyüksel’in yani Silo'nun av meraklısı
olduğunu bilen ve Sanat Okulu’nda iken yanında çalışan Abdinur ava merak salar ve
Silo’ya:
-Usta, beni de birgün ava giderken götür, ben de
göreyim,
-Bu Pazar gün ağarmadan saat 4.00’de bizim eve
gel, gidelim. "
Anlaşitklari gibi pazar günü Silo ve av arkadaşi
erkenden Silo’nun motosikleti ile ördek avi için Gölcük’e dogru yola çikarlar.
Gölün Sivrice tarafindaki sazlik ve bataklik kiyiya gelince, motordan iner ve kayalarin
arasinda kendilerine bir yer seçerler. Silo avini rahatça görebilecek ve saklanabilecek
bir kayaya yerleşir. Arkadaşi da Silo’nun talimatina uyarak karanlikta kayalar
arasinda el yordami ile bir yer hazirlar ve sessizce beklemeye başlar. Henüz ördekler
sazliga gelmemişlerdir. Ava ilk defa gelen arkadaşina Silo:
-Sakın yerinden kımıldama, sesini de çıkarma.
Ben tüfeği ateşleyene kadar öylece bekle. Ördekler ürküp kaçarlarsa akşamdan
önce tekrar buraya gelmezler. Beklememiz de boşa gider. Eğer sesini çıkarırsan seni
vururum,diye arkadaşına sert ve kesin bir direktif verir.
Ne de olsa Silo Sanat Okulu’nun tesviye
atölyesinde hoca, av arkadaşi da onun yardimcisi ve talebesidir. Ayrica Silo biraz
cinlidir, kizdi mi yapar dedigini.
Bu arada mevsim, ilkbahardır, havalar iyice
ısınmaya, yılanlar da uyanmaya başlamışlardır.
Ördekler yavaş yavaş sazliga inmeye başlarlar.
Silo sazligin iyice ördeklerle dolmasini beklemektedir. Tam bu sirada Silo’nun
arkadaşi Abdinur fisilti ile:
-Usda gımıli ha!... Diye Silo’ya seslenince,
tetikte avını bekleyen Silo:
-Sus ulan, bir daha konuşursan...
Abdinur’u susturur. Üç saattir tetikte bekleyen
Silo gene ördeklerin gelmesini beklemeye başlar. Aradan yarim saat geçer. Abdinur bir
daha Silo’ya, yalvarircasina:
-Usda eyice gımili haa!
Diye fısıldayınca Silo:
-Ulan benim gözüm kör mü? Ben de görim, kes
sesini.
Hava yavaş yavaş agarmaya başlar, ördekler
toplaninca Silo ördek toplulugunun tam ortasina dogru ateş eder etmez, arkadaşi da
elinde bir metre uzunlugunda kara bir yilanla yerinden firlayarak, yilani şiddetli bir
şekilde yere vurur ve yilanin belini kirar. Silo yilani görünce şaşirir kalir.
Mesele şudur: Abdinur karanlikta yerleştigi yerde
üstüne oturdugu kayanin biraz altinda yumuşak ve oynayan bir yilan oldugunu fark edince
Silo’ya “Usda gimili haa!” diye haber vermiş. Fakat Silo bagirip tehdit edince
üstüne oturdugu ve bacaklarinin arasinda kafasini çikaran yilanin başini altinda
sikica tutarak sikip, öylece beklemekteymiş. Silo ördeklere ateş edinceye kadar
Abdinur da korkudan yilani sika sika en az bir saat, bir tarafta silah bir tarafta da
yilan tehlikesiyle korkulu dakikalar geçirmiş.
Silo ise o gımili dediğinde gelip giden ördekler
için gımili dediğini sanıp ona bağırıp susturuyormuş.
Kaynak: Kürsü Başi Dergisi
ELAZIĞ SEYAHATİ
Olayı anlatan: Eczacı Haluk Öktem
1969 yılında İstanbul’dan Türk Folklor Kurumu
bünyesindeki ekiplerle Harput Festivali için Elazığ’a gelmiştik. Kafilede Suha
Alper (Başkan), ben, Gültekin Öziş, Tekin Tatar gibi dört Elazığlı gerisi kızlı
erkekli her şehirden, her meslekten arkadaşlar vardı.
Festivalleri halka duyurmak için rengarenk
elbiselerle yollarda defile denen yürüyüşler yapilir, zaman, zaman durup bir yörenin
oyunlari oynanirdi.
Ekibimizde Elazığ, Kars, Silifke, Karadeniz,
Bitlis, Gaziantep, Erzurum gibi birkaç bölge de vardı. 35-40 kişilik bir gruptuk. O
akşam Elazığ Kapalı Spor Salonu’nda gösterimiz var. Üç gece, üç gündüz dört
matine yaptık. Yalnız ben birden oyun bozanlık ettim. Her ekibin kıyafetini giymiş en
az üç kişi lazımdı. Suha Alper başkan olduğu için organize işleri ile meşguldü.
Bu durumda ben, Gültekin Öziş, Tekin Tatar Elazığ kostümü giyip yolda
yürüyecektik. "Ben yürümem, burada herkes beni tanır. Sonra köçeğe bak,
çoktandır ortada yoktu, demek oyuncu olmuş diyecekler."dedim. Ders durumları da
hani o kadar iyi değil. Her gün bir yerde oynuyoruz. Okula giden yok. Zaten
Elazığ’dan döndükten sonra bir aylığına Fransa’ya gittik.
Ben yürümem deyince İstanbullu çocuklar bunda
bir iş var deyip biz de yürümeyiz dediler. Suha Alper yarı sert yarı yalvarır beni
ikna etmeye çalışıyordu. Neyse baktım millet bana ters ters bakıyor, “Peki
yürürüm, ama en arkada...” dedim. İçimden de “İnşallah beni kimse tanımaz,”
diye dua etmeye başladım. O zaman yaş 23. Bıyık var, şalvar da pek yakışmış. En
arkada olmak üzere Gültekin ve Tekin’le yürüyüş kolunda yer aldık.
Önümüzde kızlı erkekli Antep, daha önde Kars
ekibi vs. gidiyordu. Müzikle yola koyulduk. Yanımız yöremiz kalabalık oldu. Onlar
bizi yanlarda ve arkada takip ediyorlardı. Derken 16-17 yaşlarında bir genç delikanlı
yanıma yaklaştı; “Abi sen Elazığlı mısın?” dedi. Ben de “Evet” dedim.
Demek hareketlerimizi samimi görüp beni de gözüne Elazığlı bir tip diye kestiren
çocuk gayet rahatça “Vay be, senin Allahan gurban. Ötekilerin hepsine yes.” dedi.
Doğrusu önce ne demek istediğini anlayamadım. Sonra yorum yaptım. Küçükken mahalle
aralarında birbirimize taş atıp bu oyunu “Yes yese gidiyoruz.” derdik. Çocuk
Elazığ’ı ve kıyafetini ne kadar seviyordu ki beni tecrit edip, diğerlerini
“Yes” kelimesiyle taşlıyordu...
Kaynak: Kürsü Başi Dergisi
DELİ HACININ EŞEĞİ
Olayı anlatan: Ziya Çarsancaklı
Harput’un meşhurlarindan Deli Haci’yi
yaşlilarimiz tanirlar. Bizler de duymuşuz.
Lök, babacan, müheykel ve aynı zamanda da hoş
sohbeti yanında patavatsız da konuşan kaba sesli bir zatmış.
Bir gün zamanın kıymetli bineği olan Mısır
eşeği dediğimiz rahvan yürüyen kır eşeğine binmiş ve doğruca Mezireye, Arslan
Beyin konağına misafir gelmiş.
Avluya girer girmez, başta konak agasi Pertekli
Mustafa Efendi olmak üzere uşaklar karşilamiş, indirmişler.
Mustafa Efendi, Deli Hacı’yı koltuklamış
selamlığa çıkarırken Deli Hacı dönmüş:
-Bahan bah Mısdafendi, eşşeğimin ahşam yemini
gendi elinle ver, ele hızmeker mızmeker eline bırahma rica ederim.
-Esdafurullah Hacı Beg, başım üsdüne.
Neyse girerler selamlığa, ev sahibi diğer
misafirleriyle oturmaktadır. Hep birden kıyam ederler. Hacı Beyi üst tarafa
oturturlar. Bir iki saat sohbetten sonra akşam yemeği yenir. Tam sıra kahve falında
iken Deli Hacı kaba sesiyle top gibi gürler:
-Mısdafendi...
Mustafa Efendi içeri girer:
-Buyur Hacı Beg.
-E canım ne buyuram, sana da söz söledük.
Eşşeğin yemini elinle ver dedük.
-Verdük ya Hacı Beg.
Ses tonları iyice yükselir:
-Yoh vermediiin.
-E valla verdim işde.
O kadar insan içinde Mustafa Efendi kıpkırmızı
olmuş.
-Billaha verdim, yalan mı sölim? Billaha vermedin,
benim eşşegim yalan sölemez.
Mustafa Efendi pür hiddet bir topuk üstüne geriye
döner, kahve ocağına girer ve yem işleriyle görevli hizmetkâra bağırarak:
-Ula sen heyvanların arpasını vermedin mi?
Verduh ağa.
"Halla halla, ne belaya çattuh yahu...” der
ve tekrar odaya girer. Mustafa Efendi:
-Hacı Beg, bah işde eşşeğin yemi verilmiş.
-Verilmemiş Misdafendi, verilmemiş canim.
Mustafa Efendi mosmor kesilmiş ve ses tonu da Deli
Haci’ninkinden fazla:
-Kim söli verilmemiş?
-Eşşegim, eşşegim heç yalan sölemez.
-Yani eşşek dorgu söli de ben mi yalan sölim,
der ve çarpilmişçasina kapidan dişari çikar. Dogru ahira iner ve tekrar selamliga
döner. Mustafa Efendi’de renk degişmiş, gayet yumuşak bir şekilde:
-Hacı Beg, senden af temenni ederim. Halbuki valla
ben elimle arpayı doldurdum, hızmekere teslim ettim. Meğer o da kodu yemligin üst
tarafında takaya goymuş, heyvanın samanını vermiş, diğer heyvanları da yemlemiş.
O arpayı elece takada unutmuş. Vallaha haklımışsın, gusur bizde.
-Yaa, gördün müüü Mısdafendi, eşşeğimin
gattiyen yalanı yohdur. Sölemez. Anırır, yemini ister.
Bu arada meclistekiler katıla katıla gülmektedir.
Kaynak: Kürsü Başi Dergisi
ALMANYA’DAN MEKTUP
Gıymetli gardaşım Mısdo;
Evvela mahsus selam eder, her iki gözlerinden
öperim. Babamın, anamın, bibimin, kürvemin ellerinden öperim. Sen de gakgon Abo’yu
soracah olursan çoh şükür eyiyim. Bizim mıhdar gazete getürmüşse benim içün
neler yazmış ohumuşsuzdur. Ama işin dorğusunu ben sahan yazam.
Benim başima gelen bişmiş tavugun başina
gelmedi. Gardaşim Istanbul’a gidişim çoh fiyakali oldu. Uçahdaki gizlar beni çoh
eyi agirladilar. Ben de gendimi Beritanli bi goyun tüccari olarah tanittim. Almanya’dan
yogurt makinasi almaya gidim dedim. Hatta birisi bahan göz bile etti. Neyse gardaşim
başin agritmiyam. Uçahdan ener enmez bizi gömrüge götürüp herkesin bavulunu
aradilar. Benim de birinci bavulumu, iç köynegimden nakişli çoraplarima gadar
aradilar. Ikinci bavulumu açdim, memur azcih garuşturdu, sanki cenavar görmüş gibin
bagirmaya başladi. Ben dedim zahar içindekileri isdi.
"Vasisdas hış hış?" diye bağırdı.
Ben önce anlamadım, sonra ben de bağırdım. "Her ne gadar Alamanca bilmisem de o
senin ‘vosisdas’ dedügün penceredür. Siz beni eyice cahal yerine goduz."
dedim. Bu sefer hepsi başıma toplandı. Birisi azcuh imanlımış “Bunlar ne?” dedi.
Teker teker saydım: “Bah gakgom, siz heç bi şe bilmisiz. Bu orcik, bu basduh, bu
dutunu, bu iki parça da gurut, bu da anikom yapmışdı içli küfde.” dedim.
Gine lav luv diye bağırdılar. Çoh zoruma getti.
Ben bu sefer daha fazla bağırdım; “Ne olisiz baba? Siz benim köve gelin de görün
insanlığı. Bi de size medeni deyiler...” diye eyice çekışdım.
Bundan sona iki poles geldi. Beni garagola
götürdüler. Oraya İstanbullu iki dene tercüman geldi. Ona da teker teker hepsini
gösderdim. Orciği, basduğu tanıdı. “Hemşerim vallaha ben de diğer şeleri bilmim,
bu maddeleri kemiyeciler azzahanada tahliye edecekler. ” dedi. Bizim dutununda esrarla
haşhaş varmış, gurut da çoh eyi afyonmuş. Ben tekrar rica ettim: “ Etmeyin, bizim
heç Elazizli yoh mu, onlara sorun.” dedim. Laf anlamadılar. Zaten tercüman gurabiye
çocuğu, babası mı içli küfde yemiş? Söz dinlemediler.
Bi hafda sona bizim gonsolosnan bi abukat geldi.
Onlara da herşeyi anlattim. Hatta isdisez Angara’da Baba Hüsen’in yazihanasinda bile
var, oradan sorun dedim.
Neyse gakgoma söliyem bizim dutunu, gurut, içli
küfte loboraturda muayene edildi. Sağlam raporu çıhınca ben de kodesten çıhdım.
Şimdi eyi bi işe girdim. Gamyon yapdıriler. Gelecek mekdupda sahan Garnaval
Bayremi’ni annadacam. Acele cevap beklerim.
Gakgon Abo.
Kaynak: Harput Posta Gazetesi
KIRMIZI KART
Olayı anlatan : Mustafa KERVAN
Elazığspor'da futbol oynadığımız 1971-1972
sezonuydu. 3. ligde oynuyorduk.
Elazığsporlu futbolcular takımı boykot ederek,
deplasmanda oynayacağımız Konya Ereğlispor maçına gitmediler.
Yöneticilerimiz de hemen lisansları olan ancak
faal olarak futbolu bırakan eski abilerimizi çağırdılar. Naşit abi vardı, Ulvi
Saltık abi vardı. 6-7 kişi eski abilerimizi topladık ve yeni bir kadroyla Konya
Ereğlisi’ne maça gittik. Toplam kadromuz da 12-13 kişiydi. Maça çıktık ama puan
ümidimiz kesinlikle yoktu. Bu kadroyla nasıl olsun ki?...
İlk yarı 0-0 sona erdi. İkinci yarıda, maçın
hakemi bana kırmızı kart gösterdi. Hakem de, şu anki Fifa Kokartlı hakemlerimizden
Oğuz Sarvan'ın babası Muzaffer Sarvandı. Bana kırmızı kart göstermesiyle saha bir
anda ana-baba gününe döndü. Ben tam sahadan çıkacakken, kaptanımız olan kaleci
Teyfik abi, hemen Muzaffer Sarvan'a
-Bunu atarsan; ben de takımı sahadan çekerim,
dedi. Muzaffer Sarvan da şaşkınlık içerisinde
-Peki kimi atayım? deyince, Teyfik abi hemen Naşit
abiyi gösterip:
-Aha bunu at, dedi
Hakem de kırmızı kartı Naşit abiye gösterdi ve
dışarı attı.
Naşit abi çikti,biz maçi bitirdik. Hem de hiç
beklemedigimiz bir sonuçla: Bereabere kaldik.
Elazığ'a dönerken, Toroslar’da mola verip,
yemek yediğimiz anda Naşit abi durdu durdu birdenbire:
-Yahu kaptan, hakem beni niye oyundan attı?
deyince, birbirimize bakıp, dakikalarca gülmüştük.
Naşit abiyi rahmetle aniyorum. Nur içinde yatsin.
Kaynak: Nurhak Gazetesi Coşkun Kamaç
ZIRTTO
1947’lerin sonu idi. Amcam Mehmet Sever Elazığ
Adliyesinde mübaşir. Ben orta okul son sınıftayım. Dün gibi anımsıyorum. Bugüne
kadar unutamadım. Leblebiciler sokağını bilirsiniz. En renkli çarşımız. Giysileri
ile rengarenk, esnafları ile tadına doyum olmayan bir çarşı. Okul çıkışı oradan
geçiyoruz. Hergün iki fasıl. Zira evin yolunun üzeri idi orası.
Amcam,”Bedri, yarın arkadaşlarınla mahkemeye
gelin. Çok ilginç bir dava var. Dinlersiniz “dediğinde , biraz şaşırdığımı
söylesem yalan olmaz.
Olay özetle şöyle gelişmiş. Çarşida
nükteleriyle, yerel deyimleri kullanmasiyla ünlü temayüz etmiş, herkesin sevdigi
Harputlu Ismail Emmi bir suç işlemiş. Onun davasi görülecek. 60’in üstünde nur
yüzlü, aklina estigi zaman traş olan, kah sakalli ,kah sakalsiz, Ismail Efendi hakaret
etmiş bir kalem efendisine. Atandigi Elazig Hükümet Kaleminde görev yapan bu kalem
efendisi, yapraklarin dökülmeye yüz tuttugu bir hazan günü, öglen tatilinde
leblebiciler çarşisinda gezmeye çikar. Ismail Emminin dükkaninin önünde durur.
Leblebi dolu telislere göz gezdirir. Eliyle parasini yoklar. Kapi önüne yigili yumuşak
telislerdeki leblebilerin önünde dolaşir durur.
Kimisi tuzlu, kimisi çifte kavrulmuş, kimisi
tuzsuz leblebiler... Saglamlari tarti ile, kiriklari tasla satilan taze, herkesi
imrendiren leblebiler. Kalem efendisi, her çeşitin fiyatini sorar, Ismail Emmi’ye ...
Ve hemen cesaretle kararini verir
-“Bana en iyi tuzlu leblebiden 10 kuruşluk ver
“der.
İsmail Emmi.
-“O leblebi için 10 kuruş çok az olur beyim,
sana kirik leblebi vereyim”der
Vay senmisin bu lafı söyleyen. Genç memur kızar,
köpürür.
-Bana hakaret edemezsin.Ben sağlam leblebi
istiyorum. Sana haddini bildireceğim..
Diyerek el kol hareketi yapar. İsmail Emmi’nin
tepesi atmıştır.
-Hadi oradan zırtto , diyerek içeri girer.
Ve kendi, kendine
-“Sen ne anlarsın leblebiden, senin ağzın
leblebi yemez”diye konuşur ve müşteriyi kovar.
Dava konusu işte bu ..Önemsiz bir olay diye
gülümsüyorsunuz belkide... Ama duruşmada bulunsaydiniz hiçte bu şekilde
düşünmezdiniz.
Dilekçe ile konu hakimin önüne gelir. Dava
konusu”Küfür ve Hakaret”gün verilir. Hepimiz salondayız. Celse açılır.
İsmail Emmi elinde kasketi önünü ilikleyerek pos
bıyıkları ve haşmetli haliyle “Sanık” bölümünde esas duruşta beklemeye
başlar. Usulen sorulan kimlik tespitine ilişkin suallere cevap verir. Davacıyada aynı
sorular sorulur.
Hakim
-İsmail Efendi, sen bu adama hakaret etmişsin.
Küfür etmişsin. Sen esnafsın. İnsan velinimeti müşterisine küfür edermi?
İsmail Emmi
-Ben ona küfür müfür etmedim. Ne demişim hakim
bey, ben bilmim.
-Etmişsin, etmişsin
-Peki ne demişim
-Sen söyle memur bey, ne dedi sana, leblebici,
Memur hiddetle;
-Bana küfür etti. Zırtto dedi.
Hakim
-Bak işte, müşterine “Zirtto”demişsin...
-Eyide beg Zırtto küfür değil ki, Bizde zırtto
densizlere , boş adamlara, işe yaramayanlara, eme geçmeyenlere denir hakim beg.Bunun
neresi küfür dediysede,
Karşi taraf:
-Küfürdür hakim bey, düpedüz küfür. Bir
bilene sorun diye diretir.
Hakim dinleyicilere döner...
-Zırttonun ne demeye geldiğini, bilen varmı?
Duruşmada hazir bulunan Helvaci Ekrem Efendi,
-Ben bilirim hakim bey
Der ve bilir kişi olarak huzura alinir. Konu
bilirkişiye ayrintili olarak anlatilir ve hakim sorar.
-Söyle bakalım Ekrem Efendi, bu adam bu adama
Zırtto demiş ... Bu küfürmüdür, hakaret sayılırmı, ”Zırtto” ne demek.
Ekrem Efendi, biraz şaşkin , biraz heyacanli
olarak
-Bu kadar adam, bu mahkeme, senin gibi değerli bir
hakim, oturmuşn ”Zırtto” davasınamı bakıyorsunuz.Vallaha söyleseler inanmazdım.
Hakim
-Sen onun o tarafına karışma. Sana ne soruluyorsa
ona cevap ver. ”Zırtto” nedir söyle.
Ekrem Efendi
-Densiz, işe yaramamiş, gendini begenmiş,hafif
alayimsi bir tabirdir hakim bey.
Hakim
-Mesela ne gibi, muşahas bir örnek göster.
Ekrem Efendi “Müşahhasi”, ”Somutu” ne
bilsin. Ama örnek göstermeside zor degildi, hemen eliyle davaciyi göstererek
-“Zırtto” işte bunun gibi adamlara denir.
Hakim, mahkemede bulunanlar gülmeye başladilar.
Biz bastik kahkahayi.
Dava düşmüş kalem efendisi mahkemeyi fuzulen
işgalden 2,5 lira para cezasina çarptirilmişti. Elinde kasketi, her soruya elini
kulagina götürüp ”Ne dedin hakim beg” diye soran Ismail Emmi adliyeyi terkederken,
işin farkinda bile olmamişti.
Kendi kendine
-Helvacı Ekremde o kadar kişi arasından
“Zırttoyu” eyi buldu. “Helal olsun” diye söylenerek leblebiciler sokağının
yolunu tutar.
BEDRİ SEVER
Kaynak: Elazığ kültür ve tanıtma vakfı dergisi