Aziz Şehir Elazığ'a Hoş Geldiniz

footer top left corner  footer top right corner
footer bottom left corner  footer bottom right corner
elazigfikralari1.gif (5157 bytes)

Bölüm 4

 Ana Sayfa    Menü Seçimi    Elazığ Fıkraları << Geri Dön

1. Bölüm2. Bölüm3. Bölüm4. Bölüm5. BölümKarışık FıkralarFıkra Ana SayfaSözlük

55 - 56 - 57 - 58 - 59 - 60 - 61 - 62 - 63 - 64 - 65 - 66 - 67 - 68 - 69 - 70

 

ULA NEEDÜR SABAHIN VAHTINDA CIRTTI DA CIRT VIRTTI DA VIRT

Olayı anlatan: Tevfik Erol

Bu hikâye en az 50-55 yıl evvele aittir. O yıllarda çocuk olanlar şimdi büyük babadırlar.

Yaşı 60’ı geçmiş olan hemşehrilerim o yılların Elazığ’ını herhalde hatırlayacaklardır. Tozlu yollar, kerpiç ve bodur binalar, fakir dükkânlar, geçimlerini kıt kanaat temin eden vatandaşlar, yazları sıcak kışları pek sert geçen bir iklim. Bire beşten fazla vermeyen bir toprak, dalında çürüyüp dökülen meyveler.

Sonra yıllar geçti. Her yeni gün Elazığ’a yeni bir şey getirdi. O kerpiç kulübeler birer apartman oldu. ticaret gelişti, okullar fazlalaştı. Yollar Elazığ’ı hızla Edirne’ye bağladı. Ve o günün kıt kanaat geçinen esnafı git gide işini düzeltti.

Size anlatmak istediğim hatıraya bizzat şahit olmuşumdur. O zaman 10-11 yaşlarında idim. Buğday meydanına inerken sağdaki tüccar hanı yeni bitmişti. Orada babamın da (Allah’ın rahmeti üzerine olsun) bir dükkânı vardı. Sıvası, badanaları, terekeleri yapıldığı için sık sık uğruyordum. Mevsim yaz erkenden kalktım. Yeni dükkâna bez, kova ve tahta fırçası götürecektim. Annem hazırladı, kovayı koluma taktım. Ve dükkâna bıraktım. Güneş henüz yükselmemişti. Geceden kalma tatlı bir serinlik vardı. Tablacılar yerlerini sulayıp süpürdükleri için tatlı bir toprak kokusu etrafa yayılmıştı. Köşedeki fırının önünde büyükçe bir tabla vardı. Karşı sıradaki manifatura dükkânının önünde iskemle atmış olan genç tablacılar taze çaylarını yudumluyorlardı. O zaman tabla dediğimiz sandık kapağı kadar tezgahlara kırmızı köylü mendilleri, çakmak fitilleri, teneke aynalar, rengarenk cam şeveler, teneke traş makineleri, demir taraklar konurdu ve bu kadarcık eşya bir kişinin geçimini sağlardı.

Derken yukarıdan odun yüklü 8-10 merkepten ibaret bir sürü belirdi. Gece yol geldikleri belli idi. Hayvanlar tembel ve yorgundular. Bu sürü iki notadan ibaret bir müzik ahengiyle yürüyorlardı. Eşeklerden birinin üstüne yüklenmiş odunlardan biri semerin tahtasına sürünüyor ve hayvanın yürüyüşü ile gayet ahenkli olarak; “Cırt...cart...cırt...cart... diye ses çıkarıyordu."

Hayvanlar fırına yaklaştılar. Meydana açılacakları sırada eşeklerden birinin sırtındaki bir odun, baş aşağı tenekelerin üzerine konmuş olan çakmak fitillerine takıldı ve tabla biraz sarsıldı.

Aman efendim sen misin tablayı sarsan. Karşıdaki manifatura dükkânının önünde oturan bıyıklı delikanlı ok gibi yerinden fırladı. İki sert adım attı, kollarını öne doğru uzatarak eşeklerin sahibine bağırmaya başladı.:

-Ula needür sabahın bu vahtında cırttı da cırt, vırttı da vırt. Tükânımızı mı yıhacahsın nedür?

Diğer iki genç tablacı da ayağa fırlamış, meslektaşlarının yanında yer almışlardı. Odunculardan biri tablacıya seslendi:

-Yav.. Nolmuş, ne ki var? Hayvandur da!..

Dükkân sahibi tekrar bağırmaya başladı:

-Peeeki.. O heyvan.. Sende mi heyvansın? Mıkayyet ol heyvanlarsa.

İşler karışmaya başlamıştı. Diğer tablacılar kaytan bıyıklının yanında hemen kümeleştiler. Kolay değil dükkân yıkılacak. Odunculardan üçü de onlara doğru yürüdüler. Sağdan soldan gençler toplanmaya başladı. İki dakika içinde 20-30 kişi beliriverdi. Bereket versin kaytan bıyıklı delikanlı işin kötüye gideceğini anladı ve birikenlere dönerek:

-Ulan ayımı var? Gurt mu var? Ne var? Dağılın gidin. Dedi de bir facia önlenmiş oldu.

Kaynak: Kürsü Başı Dergisi


DELİ HACININ EŞEĞİ

Başa dön

Olayı anlatan: Ziya Çarsancaklı

Harput’un meşhurlarından Deli Hac’yı yaşlılarımız tanırlar. Bizlerde duymuşuz.

Lök, babacan, müheykel ve aynı zamanda da hoş sohbeti yanında patavatsız da konuşan kaba sesli bir zatmış.

Bir gün zamanın kıymetli bineği olan Mısır eşeği dediğimiz rahvan yürüyen kır eşeğine binmiş ve doğruca Mezireye, Arslan Beyin konağına misafir gelmiş.

Avluya girer girmez, başta konak ağası Pertekli Mustafa Efendi olmak üzere uşaklar karşılamış, indirmişler.

Mustafa Efendi, Deli Hacı’yı koltuklamış selamlığa çıkarırken Deli Hacı dönmüş:

-Bahan bah Mısdafendi, eşşeğimin ahşam yemini gendi elinle ver, ele hızmeker mızmeker eline bırahma rica ederim.

-Esdafurullah Hacı Beg, başım üsdüne.

Neyse girerler selamlığa, ev sahibi diğer misafirleriyle oturmaktadır. Hep birden kıyam ederler. Hacı beyi üst tarafa oturturlar. Bir iki saat sohbetten sonra akşam yemeği yenir. Tam sıra kahve falında iken Deli Hacı kaba sesiyle top gibi gürler:

-Mısdafendi...

Mustafa Efendi içeri girer:

-Buyur Hacı Beg.

-E canım ne buyuram, sana da söz söledük. Eşşeğin yemini elinle ver dedük.

-Verdük ya Hacı Beg.

Ses tonları iyice yükselir:

-Yoh vermediiin.

-E valla verdim işde.

O kadar insan içinde Mustafa Efendi kıpkırmızı olmuş.

-Billaha verdim, yalan mı sölim.

-Billaha vermedin, benim eşşegim yalan sölemez.

Mustafa Efendi pür hiddet bir topuk üstüne geriye döner, kahve ocağına girer ve yem işleriyle görevli hizmetkâra bağırarak:

-Ula sen heyvanların arpasını vermedin mi?

Verduh ağa.

"Halla halla, ne belaya çattuh yahu” der ve tekrar odaya girer. Mustafa Efendi:

-Hacı Beg, bah işde eşşeğin yemi verilmiş.

-Verilmemiş Mısdafendi, verilmemiş canım.

Mustafa Efendi mosmor kesilmiş ve ses tonu da Deli Hacininkinden fazla:

-Kim söli verilmemiş.

-Eşşegim, eşşegim heç yalan sölemez.

-Yani eşşek dorğu söli de ben mi yalan sölim. Der ve çarpılmışçasına kapıdan dışarı çıkar. Doğru ahıra iner ve tekrar selamlığa döner. Mustafa Efendi’de renk degişmiş, gayet yumuşak bir şekilde:

-Hacı Beg, senden af temenni ederim. Halbuki valla ben elimle arpayı doldurdum, hızmekere teslim ettim. Meğer o da kodu yemligin üst tarafında takaya goymuş, heyvanın samanını vermiş, diğer heyvanlarıda yemlemiş. O arpayı elece takada unutmuş. Vallaha haklımışsın, gusur bizde.

-Yaa, gördün müüü Mısdafendi, eşşeğimin gattiyen yalanı yohdur. Sölemez. Anırır, yemini ister.

Bu arada meclistekiler katıla katıla gülmektedir.

Kaynak: Kürsü Başı Dergisi


ALMANYA’DAN MEKTUP

Başa dön

Gıymetli gardaşım Mısdo,

Evvela mahsus selam eder, her iki gözlerinden öperim. Babamın, anamın, bibimin, kürvemin ellerinden öperim. Sende gakgon Abo’yu soracah olursan çoh şükür eyiyim. Bizim mıhdar gazete getürmüşse benim içün neler yazmış ohumuşsuzdur. Ama işin dorğusunu ben sahan yazam.

Benim başıma gelen bişmiş tavuğun başına gelmedi. Gardaşım İstanbul’a gidişim çoh fiyakalı oldu. uçahdaki gızlar beni çoh eyi ağırladılar. Ben de gendimi Beritanli bi goyun tüccarı olarah tanıttım. Almanya’dan yoğurt makinasi almaya gidim dedim. Hatta birisi bahan göz bile etti. Neyse gardaşım başın ağrıtmıyam. Uçahdan ener enmez bizi gömrüğe götürüp herkesin bavulunu aradılar. Benim de birinci bavulumu iç köyneğimden nakışlı çoraplarıma gadar aradılar. Ikinci bavulumu açdım, memur azcıh garuşturdu, sanki cenavar görmüş gibin bağırmaya başladı. Ben dedim zahar içindekileri isdi.

"Vasisdas hış hış" diye bağırdı. Ben önce anlamadım, sonra ben de bağırdım. "Her ne gadar Alamanca bilmisem de o senin vosisdas dedügün penceredür. Siz beni eyice cahal yerine goduz." dedim. Bu sefer hepsi başıma topland. Birisi azcuh imanlımış Bunlar ne dedi. Teker teker saydım:”Bah gakgom, siz heç bi şe bilmisiz. Bu orcik, bu basduh, bu dutunu, bu iki parça da gurut, bu da anikom yapmışdı içli küfde” dedim.

Gine lav luv diye bağırdılar. Çoh zoruma getti. Ben bu sefer daha fazla bağırdım; “Ne olisiz baba. Siz benim köve gelin de görün insanlığı. Bi de size medeni deyiler” diye eyice çekışdım.

Bundan sona iki poles geldi. Beni garagola götürdüler. Oraya İstanbullu iki dene tercüman geldi. Ona da teker hepsini gösderdim. Orciği, basduğu tanıdı. “Hemşerim vallaha bende diğer şeleri bilmim, bu maddeleri kemiyeciler azahanada tahliye edecekler “ dedi. bizim dutununda esrarla haşhaş varmış, gurutda çoh eyi afyonmuş. Ben tekrar rica ettim; “ Etmeyin, bizim heç Elazizli yohmu onlara sorun” dedim. Laf anlamadılar. Zaten tercüman gurabiye çocuğu, babasımı içli küfde yemiş. Söz dinlemediler.

Bi hafda sona bizim gonsolosnan bi abukat geldi. Onlara da herşeyi anlattım. Hatta isdisez Angara’da Baba Hüsen’in yazıhanasında bile var, oradan sorun dedim.

Neyse gakgoma söliyem bizim dutunu, gurut, içli küfte loboraturda muayene edildi. Sağlam raporu çıhınca ben de kodesten çıhdım. Şimdi eyi bi işe girdim. Gamyon yapdıriler. Gelecek mekdupda sahan garnaval bayremini annadacam. Acele cevap beklerim.

Gakgon Abo.

Kaynak: Harput Posta Gazetesi


Olayı anlatan: Bedri Buluç

1950-51 yılları arasında, aynı devreden iki teğmen arkadaş olarak, karargâhı Siirt’te bulunan tanksavar taburunun 1. ve 2. bölük komutanlıkları görevini yapıyorduk.

Taburumuzun ekseriyeti Elazığlılardan müteşekkil çalışkan, terbiyeli, sadık delikanlılardı. Benim Elazığlı bir subay olarak kendi komutanları oluşumun gurur ve sevincini günün her saatinde karşılaşmalarda, davranış ve hareketlerinde, gözlerinin parlaklığından okumak mümkündü.

Lehçemiz, yetişme tarzımız, inanışlarımız, görgü ve geleneklerimizin müşterekliği sayesinde kendileri ile kaynaşmış olmanın sağladığı disiplin, birlik beraberlik ruhunu kısa zamanda temin edip, üstün bir muharip birlik yetiştirerek, garnizonda eğitim ve öğretim birinciliğini almışlardı. Bu çocuklar askerlikleri süresince de bu başarıyı hep böyle devam ettirerek üstün birlik vasıflarını hiçbir suretle kaybetmediler.

Bu arada diğer bölük komutanı olan arkadaşım benden daha da becerikli ve çalışkan olmasına rağmen Elazığ yerine İstanbul’da doğmuş ve büyümüş olmasının çok kere bu taburda birçok defalar başarı talihsizliğine ve kadrine uğramıştı.

Hatta yine bir gün beraber olduğumuzda Elazığlı olan bölük postasına şöyle bir hadisesine şahit oldum:

-Evladım nasıl olur da bir huni için iki saat dolaşırsın da, koca şehirde bunu bulamadan gelirsin? deyince posta:

-Gomutanım, nedem arim, arim bulamim. Hangi tükenciye sorisem hepsi de bahan gülüp geçiler. Deyince, Elazığ’ın kaza köylerinden olan, çok mert ve çalışkan posta Elbir’e bir de ben sorayım dedim ve söze şöyle başladım:

-Babayiğit, söle baham, sen huniyi nası istedin ve aradın?

-Valla gumandanım, ben huninin adını itürmüşüm. Gördügüm ve ahlımda galduğu gibi tarif edip soridim. Bahdım herkeş bahan güli, ben de gızdım.

-Söle baham, tarifin nasıdı?

Posta devamla:

-Ağzu açuh gibi kortik, delügü bele ( Eliyle göstererek), geriye dorğu çekük, eyni bizilige (mozik) benzi, tastan su töktügün vakıt vulkur vulkur edi. Heç etrafına tökilmi...

Tabi bu arada arkadaşım olan Mecid’in hayretten gözleri açılmış, bir eri kendi lehçesi ile konuşturup, anlaşabilmiş olmanın rahatlığını ise bütün yüz hatlarından okumak mümkündü.

Ben tekrar Mecid’e dönüp,

-Bi daha Elazığlı babaigitlerden posta alacağın vakit, beraberinde ya Elazığlı bir subay, ya da Harput lisanı lugatı bulundurmayı unutma ve fazla da dil kırma dediğimde

-Bedri senin başarını şimdi daha iyi anlıyorum derken, bu arada posta Elbir’in de geç kalmasına ve huniyi bulamayışına ikimiz birden hak verdik.

Kaynak: Harput Posta Gazetesi


Gadan alam Memedim,

Mekdubuma başlarken iki gözünden hasretle öperim çağam. Seni çoh ösgedük. Sen gideli iki gözüm, iki çeşme pıldır pıldır ağlim. Buralar ververan oldu. Sahapsuz, yalavuz galdığ. Kimse gapımızı açmi. İnşallah tez zamanda gelür, ocağımızı tüttürürsün çağam.

Belan bahan gele oğul, evvelsi gün emicen oğlu Selo şeherden gelmişti. Tarğana çorbası yaptım, nahna sarması da yapdım, paklava da açtım. Sen sevisin, ama yoğsun diye boğazımdan getmedi bimümkün.

Dünegin bacın, senin asgere getmeden önce Kemogillerden Musdonun ufağ gızı Emoş’a gövüllendiğini söledi. Baban da; “Artuğ bizim oğlan böyüdü, dönsün onu baş göz edek, ölmeden mürüvvetini görek, çağa çoluğunu gucahlıyağ.” dedi. Bugün ben, bibin, diyezen, nenen, Emoş’u görmege gettük. Evleri cıncıh gibidi. Evciman bi gız. Hoş, gafamıza çoğ yattı. Hayırlısı gel, ertesini baban, emin düşünür.

Çağam bu yıl, bıldır ki gibi yağış yağmur yoğ. Hep torpahlar çatladı, yarıldı. Buğdayların boynu bükük. Toğumlar heç gögermedi. Düşün, susuzluğtan isotlar bilem gurudu.

Geçenlerde böyük bibingile, şehere gettik. Zuvağlara daşlar düzülmüş, kirbit gibi üst üste damlar gelmiş, garının biri apartumanın gikgiliginden sepet salli. Çoğ bağıran bi herifde isot dolduri, pirpirim dolduri sepete, garı da yuğarı çeki. Yallah...

Hele o tomofiller... Bi tenesi birden venk venk bağırdı, üregim ağzıma gelidi nerdese. İçimden “Garnağıssi” dedim.

Başımda dönidi gelenden geçenden. Sankim heç işleri yoğ, zuvahta geziler. Bi baştan bi başa salınıp gidiler. Hele bazı garılar vardı, ağzu açuğ-saçuğ, gollar, bacağlar, gögüsler çıscıbıldah. Daş yağar, yağındır diye düşündüm. Gıyamet alameti...

Aman ha gadan alam, sen gurbet elde bunları seyretmeyesin, ardlarına düşmeyesin. Kavil fazla yoğdur şeherlide. Sonra Emoş’daki gaş, göz kimde var ki? Del mi Memed’im?

Demeği unuttum, gendine eyi bağasın oğul. Köyneklerin temiz dutasın. Yuhusuz galmayasın, canan da eyi bağ. Dünya malı dünyada galur. O gönderdügün resmi garşıma goymuşum, gelim gidim bağim. Asger ocağının yemegi tavlatmış. Allah devlete, millete zeval vermeye. Bizden eyi besli, baği.

Gomutanlar seni sevsinler diye gayret et. Başa tabi ol. İşten, dişten sakin gaçma. Artuğ erkek olisin, böyisin. Her halına dikkat kesil çağam.

Tez zamanda mekdubuma cevap beklerim. Mekdubun tez gönder ki her gece gohlıyam. Benim aslan igidim. İgit Memed’im.

Anan Hatçe.

Kaynak: Çaydaçıra Gazetesi


DEF VE DOKTOR

Başa dön

Olayı anlatan : Fırat Koloğlu

Sene 1969. Kazablanga Gazinosunda Elazığ kına gecesi için derneğimizin yönetim kurulu üyesi ve folklor kolu başkanı olan Dr.Kemal Altaş la gezerken Bir ara gözümüze def ve darbuka satan bir dükkan çarptı, hemen dükkana girdik 10-12 yaşlarında bir çocuk vardı. Bizim doktor hımığini düşüre düşüre; Aslan bu defler gaça diye sorup, bir yandan da ağzıyla Elazığ havası mırıldanarak defleri teker, teker çalıp kontrol edip, neticede büyük bir defte karar kıldı ve çocuğa dönerek.

-Aslan bu defi gaça verirsin,

Diye çocukla pazarlığa başladı.

Cerrahpaşa da asistan Doktor olan arkadaşım o zaman henüz talebe idi ve aynen maşallah elbise fırçası gibi bıyıkları vardı. Bıyıklarını seneden seneye düzelttiği için Tıp Fakültesinde arkadaşları ve hocaları arasında büyük bir isim yapmıştı.
Neyse uzatmayalım, Dükkancı çocuk defe 40 lira istedi. Bizde 20 lira verdik, neticede dükkancıda 20 liraya düştü, fakat bizim doktor her nedense gene defi almaya bir türlü karar veremiyor, orasını burasını evirip çeviriyor, bin türlü bahane buluyordu, en sonunda

-Aslan bu bize yaramaz, eyi değil. Diye kesip atınca

Dükkancı çocuk Dr. Kemal'in bıyıklarına bakıp onu Ayı oynatanlara benzetmiş olacak ki:

-Abi niye yaramasın. Bütün Ayı oynatanlar bu deften alıyorlar, çokta beğeniyorlar,

Deyince. Ben başladım gülmeye, Doktor başladı çocuğa küfür etmeye.

-Ulan E................... Ben Ayı mı oynatacam. Dedi

Kaynak: Konuşan Elaziz Dergisi


GET GEL ELLİ

Başa dön

Olayı anlatan: Abdullah Şekeroğlu

Okul yıllarımda her çocuk gibi benim de bir bisikletim olsun istemiştim. Ama neredeeee?

Almaya gücümüz yetmedüğü içün, arhadaşım Metin Güleç'le her fırsatta bisiklet kiralıyor bi o gadar da geç götürdüğümüz içün Veysel abeden dayah yeyidük. Haksız da degüldük çünkü Veysel abenin dükkanıyla, Hacının dükkanının arası. Bu günkü ölçüm ile en fazla yüz metre gadar.

Ne zaman Veysel abeye

-Abe nere gidek gelek?

Desek,gafası ögünde bir yandan elindeki patlah şamreli ögündeki sitile sohup çıhari, bir yandan da

-Hacıya get gel elli guruş. Deyidi.

Neyse; bu bele devam edemezdi. Çünkü Hacı'ya gide gele cepte para galmidi.

Bi gün ahşam yemeğinde anamın güleç yüzlü bi anında bahan bisiklet almasını aksi taktirde intahar edebileceğimi söyleyerek anama şantaj yaptım. Tabi yemedi.

Bu kez bi gutu Espirin içerek intaharı gerçekleştürdüm.

Zavallı anam her şeye dayanır ama bi tane oğlu Abdullah'ın tırnağının taşa değmesine bile dayanamazdı. Çoğu zaman sofradan aç galhar yemez bize yedürürdü.

Hal bele olunca anam köşeye sıhıştı. Şantaj başarılı geçmişti.

Yıl sonunda teşekkürname alırsam bahan bisiklet alacağını, söyleyerek bülöfüme garşılıh verdi.

Artıh her şey yıl sonunda teşekkür getürmeye galmıştı.

Buda tutmadı!..

Çünkü zuvahlarda erçellik yapmahdan ders çalışmaya vakit yohdu. Ama ne pahasına olursa olsun o bisikleti almalıydım

Yıl sonu gelip çattı; her şe tamam teşekkür yoh. Paradanda satilmi nedem. Hemen saksıyı çalıştırdım ince bir polim düşündüm. Aklıma adliyenin önünde dilekçe yazan arzuhalciler geldi. onlara parayla teşekkürname yazdurup dibine de patatesle bi mühür çahduğum gibi doğru anamın yanına.

Bu sefer duttu.

Benim de bisikletim olmuştu. artık diledigim gadar Hacı'ya gidip gelebilürdüm.

Kaynak: Konuşan Elaziz Dergisi


Olayı anlatan: Erol KARA

Bundan bir kaçyıl önce Olağan Üstü Hal bölge valisi Ünal ERKAL'ın yapacağı bir basın toplantısı için Elazığdan görevli olarak bir kaç arkadaşla birlikte Diyarbakır'a gitmiştik. İlk olarak bizleri Bölge valiliğinde karşılayan heyet bizi daha sonra açıklamanın yapılacağı olay yerine götürdüler. Bizler olay yerinde toplanmış bölge valimiz Ünal ERKAL'ın yapacağı açıklamayı beklerken Diyarbakırlı gazeteci arkadaşlarla ayak üstü sohbet ediyorduk, bu sohbetimize Diyarbakır kolordu komutanıda katılmıştı ki tam o sırada hızla gelen bir bisiklet kalabalığın arasına daldı ve kolordu komutanıyla iki basın mensubu arkadaşımızı yere düşürünce kolordu komutanı sinirle yerden kalktı ve

-Manyakmısın be adam biraz dikkatli olsana.

Diyince, bisikletli vatandaş cebinden çıkarttığı sarı basın kartını göstererek

-Ula ahmak basın, basın ne bağirisen. dedi.


VERESİYE SEVGİ OLMAZ

Başa dön

Harput'ta yaşamış Yusuf adında bir divanenin bir çok hakimhane sözleriyle şakaları anlatılr.Mesela birgün Harput kadısı gezerken divane Yusufla karşılaşır ve ona şöyle bir soru sorar.

" Sen en çok kimi seversin Yusuf?"

" Benim karnımı kim doyurursa onu severim."

Kadı da şöyle karşılık verir.

" Eğer ben karnını doyurursam beni sevecekmisin?"

Yusuf'un bu soruya verdiği cevap adeta kişiliğinin ifadesi gibidir.

"Veresiye sevgi olmaz kadı efendi."

Kaynak: Harput Posta Gazetesi


Kebanlı bir hemşehrimiz Tuz almak için Arapkir'e gider. Sıkı bir pazarlıktan sonra tuz'u alır ve eşşeğine yükler, sonra düşer yola. Bir hayli meşakatten sonra Fırat'ın kenarına gelir eşşek Fıratın suyundan içmek isterken ayağı kayar ve bir anda kendisini Fıratın ortasında bulur. Can pazarıyla çırpınırken sırtında yüklü tuz suda erir ve eşşek sırtındaki yük hafifleyince canını kurtarak suyun dışına çıkar. Zavallı Kebanlı Tekrar Arapkir'e geri döner tekrar tuz alır aldığı tuzu eşşeğine yükler ve yola koyulur. Eşşek Fırat'ın kenarına gelince bu sefer kendi suya atlar ve sırtındaki tuz gene erir eşşek gene kurtulur. Bu olaya sinirlenen Kebanlı eşşekten intikam almak için plan yapar tekrar Arapkir'e doğru yola koyulur. Bu sefer tuz yerine eşşeğine sünger yükler, eşşek Fırat'ın kenarına gelince kendini tekrar suya bırakır. Fakat bu sefer sünger ağırlaştığı için dibe dalar çıkamaz. Kebanlı hem tuzdan olur hem eşşekten olur.

Hem tuzdan hem eşşekten olan Kebanlı

"Babam barim bi çuval tuz alam gapının ögündeki tarlaya ekem Arapkir'e gidip gelmekten gurtulam." Diye düşünür ve gomşusunun eşşeğiyle son bi kere Arapkir'e gider ve bi çuval duz alıp kebana döner. Gapısının ögündeki tarlaya Tuz'u eker. Bahar olur tuz gögermez, yaz olur tuz gögermez, güz olur tuz gögermez. Uyanık Kebanlı bakar ki gış gelecek Tuz hemin ortalığta yoh.

"Hele bi gontrol edem bu tuz olacah mı olmayacah mı"

Eğilip toprağı diliyle kontrol ederken o sırada taşın altından bi çayan Kebanlının dilini ısırır. Dili yanan Kebanlı

"Vay babam bu duz olmamış bele ağu gibi. Olduğu zaman acaba nasıl olur."

Kaynak: Harput Gazetesi.


ALLAH SENİN CEZANI PEŞİN KESMİŞ

Başa dön

Olayı anlatan : Osman YILMAZ

Evliliğimizin ilk yıllarıydı. Eşimle birlikte Bursa'ya tatile gitmiştik. tatilimiz artık bitiyor memleketimiz Elazığ'a geri dönüyorduk. İstemeyerekte olsa trafik kuralını ihlal ederek ters yola girmiştim tam o sırada görevli trafik polisi beni durdurdu.

-Evraklarınızı alabilirmiyim.

-Tabi memur bey.

evraklarımı polis memuruna verdim. memur evraklarımı inceledikten sonra

-Ters yola girdiniz suçunuzu biliyorsunuz değilmi? dedi. Bende

-Evet memur bey

-O zaman size ceza kesmek zorundayım.

-Tamam ceza makbuzumuzu verin memlekette yatırırız dedim, memur

-Cezayı peşin almamaız lazım diyince

-Neden peşin alacaksınız

-Çünkü makbuzumuz bittide ondan dedi.

Bende tatil için Bursaya geldiğimizi söyledim. Artık memleketimize geri dönüyoruz üzerimizde bulunan paranın ancak bizi memleketimize götüreceğini izah ettim. Memur

-Olmaz cezayı peşin ödeyeceksiniz. Diye tutdurunca Eşimle Polis memuru başladılar tartışmaya, Ben eşimin Memur beyi ikna edeceğinden emindim. Fakat parasızlığın vermiş olduğu bir utangaçlıkla arabadan indim yolun kenarında duran kamyonun arkasına gizlendim. Arada sırada da kafamı uzatıp tartışmanının sona erip ermediğini kontrol ediyordum.Bu tartışma 20-25 dakika kadar devam etti Bir ara kafamı Kamyonun arkasından çıkardığım anda polis memuruyla göz göze geldik polis memuru el işaretiyle gel yaptı. Bende mecburen memur beyin yanına gitmek zorunda kaldım.

-Buyurun evraklarınız, Yolunuz açık olsun beyefendi.

dedi, bende;

-Siz şimdi ceza kesmiyormusunuz?... diyince, Memur

-Kardeşim senin cezanı Cenab-ı Allah böyle bir kadını sana eş vererek peşin kesmiş, daha benim ceza kesmeme gerek yok. Dedi.

Kaynak: Günışığı gazetesi Yücel ÇAKMAK


Bursa'ya taşınan Elazığlı bir aile komşularına misafirliğe giderler. Bursalı olan komşularıyla aralarında sohbete başlarlar.Komşusu sorar :

" Sizin Elazığ'da çok başlık parası istiyorlar mı?"

" Biz de başlık parası istemiler ki"

"Ya ne istiyorlar?"

"Pazarlıh için hır heşşek şeler."

"Kırk eşşeği ne yapıyorlar ?"

"Kırk eşşek del hır heşşek, yani ufak tefek şeler işte."

"Ufak tüfekte mi istiyorlar ? E.. tabi sizin orası terör bölgesi. Onun için istiyorlardır."

"Yoh anam yoh. Ne kırk eşşeği, ne ufak tüfeği."

Bursalı olan hanım Elazığlı hemşehrimizin söylediklerini anlamakta zorlanınca, Elazığlı hanım sinirlenir:

"Gah anam gah. Bunlar Türkçe'de bilmiler."

Kaynak: Yeni Harput Posta Gazetesi Nihat OĞUZ


MUSA BANA BAK BENİ TANI

Başa dön

Emine hanımın kızı Ayşe ilk doğumunu yapar . Nur topu gibi bir erkek çocuk dünyaya getirir Emine hanımın damadı Mehmet Kaynanasına müjdeyi verir

" Anne gözümüz aydın Ayşe sağsalim kurtuldu . Bir oğlumuz oldu der."

Emine hanım torununu görmek için koşa koşa hastahaneye gider torununu kucağına alır ve damadına sorar

" Memed oğlum ismini ne goydun?"

" Musa goydum anne"

Emine hanım başlar kendini torununa tanıtmaya

" Musa bana bah beni tanı ben senin Meyro nenen Şihacıda ki nenen del tamam Musa."

Kaynak: Öznur ÇİÇEKCİ


BAKKAL ALLAH VERE HESABI ŞAŞIRA

Başa dön

Elazığ akıl hastahanesinin önünden geçmekte olan vatandaşın birinden hastahanenin bahçesindeki deli para ister. Adam cebinden 25 kuruş çıkarır verir. ( O tarihte 25 Kuruşa bir ekmek gelmektedir )

25 kuruşu alan deli yanındaki deliye dönerek

"Oğlum al şu 25 kuruşu git şu karşıdaki bakkala beş paket samsun sigarası, 10 yumurta, 4 ekmek, 1kilo helva, 1 kilo zeytin, 1 kilo beyaz peynir, 2 kilo domates, 1 kilo hıyar, 1 kilo da çerez alda gelhele Allah vere de bakkal hesabı şaşıra bir kaç kilo da fazla vere."

Kaynak: Efraim KATI


BİZ TUTMİK TUTDURİK

Başa dön

Bir kaç kafadar Ramazan ayında orucunu yiyen bir genci orucunu yediği için iyice bir hırpaladıktan sonrada sıkı sıkı tembih ederler.

" Bak birdaha orucunu yediğini görmeyek bu seferkinden daha beter ederik."

Aradan bir iki gün geçtikten sonra dayak yiyen genç bakar ki oruç tutmadığı için kendisini dövenlerden ikisi oturmuş yemek yeyiler hemen yanlarına giderek

"Gardaş iki gün önce ben oruç tutmamıştım diye beni dögdüz ahan siz de orucuzu tutmisiz. Ayıp olmimi?"

"Gardaş biz tutmik ama tutdurik."

Kaynak: Mustafa KESER


İstasyon caddesi üzerinde oturan Hatice hanım'ın yatak odasında bulunan elbise dolabının kapısı yalama olmuştur. Hatice hanım bir alt sokağındaki mobilyacıyı elbise dolabının kapısını tamir etmesi için evine çağırır gelen usta kapının sağına bakar soluna bakar arızayı bir türlü bulamaz. Hatice hanım ustaya

"Gardaş her zaman böyük arabalar geçtiğinde bu gapı kendiliğinden açili: Ahan iki dakga sona belediye otobüsleri geçecek her otobüs geçtiğinde zaten bu gapılar kendiliğinden açıli."

"Abla elese sen dolabın içini boşalt ben içine girem arızası neredese bulup tamir edem."

"Tamam gardaş "

Hatice hanım dolabın içini boşaltır Mobilyacı dolabın içine girer ve otobüsün gelmesini bekler. Tam bu sırada Hatice hanımın kocası eve gelir kıyafetini değiştirmek için doğruca yatak odasındaki elbise dolabına gider ve dolabın kapısını açar karşısında tanımadığı bir simayla karşılaşınca

"Sende kimsin be kardeşim orada işin ne?" deyince Adam panikle

"Valla abe şimdi ben desem otobüs beklim inanmayacahsın." der.

Kaynak: Mustafa KESER



footer top left corner  footer top right corner
footer bottom left corner  footer bottom right corner
footer top left corner  footer top right corner
footer bottom left corner  footer bottom right corner


www.elaziz.net -  Elazığ ili Güncel WEB Sitesi - Hızlı Menü Seçimi - Sık Kullanılanlara Ekle

| Haberler | Elazığspor | Gakkoşistan | Fıkralarımız | P.H.Defteri | Geleneklerimiz | Şehir Rehberi | Resimlerimiz | İlçelerimiz | Tarihimiz | Musikimiz ! | Türkülerimiz | Efsanelerimiz | Camilerimiz
|
Resmi Bilgiler | Sanayimiz| Turizm Kaplıca | Yerel Kültür | Yerel Folklor | Yerel Mutfak | Yerel Müzik | Yerel Lehçemiz | Yerel MP3 | Şiirlerimiz | Basılı Yayınlar | Ö.Telefonlar | Özel Duyurular
|
1999 Güneş Tutulması | Derneklerimiz | E.Tüketici Derneği | Depremler | E. Basın List | Siyaset | Röportajlar | Uçak Seferleri | Anılarınız | Linkler | Kültür ve Sanat | Nöbetçi Eczane
| Elazığ Forumlar | Yazarlar | A.Dosyaları | Gakgoşistan | Elazığ Mail Listesi | E-Ticaret | Fıkralarımız | Polisin Hatıra Defteri | Gül Güldür Düşündür |